25 Şubat 1992, saat 23:00. Dağlık Karabağ’ın stratejik kasabası Hocalı, aylardır süren ablukanın ardından sessizliğe gömülüyordu. 7 bin nüfuslu bu kasaba, bölgenin tek havaalanına sahip olması nedeniyle Ermeni güçlerin gözünde bir askeri hedef haline gelmişti. Ancak o gece yaşanacak olan, sıradan bir askeri operasyon değil, 20. yüzyılın son büyük insanlık suçlarından biri olacaktı.
Saldırıyı düzenleyen aktörler çok netti: Ermenistan destekli Dağlık Karabağ Ermeni Halk Cephesi militanları, “Artsakh” adını verdikleri hayali devletin kuruluş mücadelesi adına hareket ediyorlardı. Ancak asıl şok edici olan, bu çetelerin yanında Sovyet Kızılordusu’nun 366. Motorize Piyade Alayı’nın tam donanımlı askerlerinin ve zırhlı araçlarının yer almasıydı. Albay Yuri Zarvigarov komutasındaki bu birlik, teoride “barış gücü” olarak bölgede bulunuyordu, ama pratikte Ermeni çetelerine tank, top ve piyade araçlarıyla destek veriyordu. Operasyonu yöneten isimlerden biri, o dönem binbaşı rütbesinde olan Seyran Ohanyan’dı. Evet, aynı Ohanyan 20 yıl sonra Ermenistan Cumhuriyeti’nin Savunma Bakanı koltuğuna oturacaktı. 366. Alay’ın diğer subayları – Valeri Çitçyan, Yevgeni Nabokih – hepsi o gece Hocalı sokaklarındaydı. Bu uluslararası ortaklık, kasabayı üç koldan kuşattı: Hankendi tarafından 366. Alay’ın zırhlıları, Askeran istikametinden binlerce silahlı militan.
Resmi rakamlar 613 ölü, 487 yaralı, 1.275 esir ve 150 kayıp diyor. Ama bu sayıların arkasındaki gerçek, insan aklının sınırlarını zorluyordu. Hocalı’dan kaçmaya çalışan siviller, özellikle kadınlar ve çocuklar, önce karlı dağlarda dondurucu soğuğa terk edildi, sonra pusuya düşürüldü. Adli tıp raporları ve tanık ifadeleri, insanlık dışı işkenceleri gözler önüne seriyordu. Kafa derileri yüzülmüş, kulaklar ve burunlar kesilmiş, cinsel organlar mutilasyona uğramış, gözler oyulmuş. Hamile kadınların karınları süngülenmiş, doğmamış çocukları annelerinin karnından çıkarılıp katledilmiş. 33 cesette kafa derisi soyulması, vücut parçalarının çıkarılması veya diğer şekillerde mutilasyon tespit edildi. Sekiz aile tamamen yok edildi, 25 çocuk her iki ebeveynini, 130 çocuk ise bir ebeveynini kaybetti.
Olayın duyulmasında en büyük rolü üstlenen isim, Amerikalı gazeteci Thomas Goltz oldu. O dönem bağımsız gazeteci olarak çalışan Goltz, helikopterle Ağdam’a ulaşan ilk Batılı muhabirlerden biriydi. The Washington Post için yazdığı “İhanete Uğrayan Kasaba” (A Town Betrayed) başlıklı yazı, dünyanın Hocalı gerçeğiyle yüzleşmesini sağladı. Goltz’un ifadesiyle: “Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki, onu objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu” demişti. Ancak dünya medyası bu haberi günler sonra verebildi. Çünkü Ermeni lobisi, “ezilmiş halk” imajını kullanarak olayı Azerbaycan propagandası olarak göstermeye çalıştı. Time ve Newsweek gibi dergiler olayı taraflı çatışma olarak nitelendirdi. BM Güvenlik Konseyi sessiz kaldı.
Hocalı katliamı, 1. Karabağ Savaşı’nın dönüm noktası oldu. Sadece Hocalı değil, tüm Dağlık Karabağ ve çevresindeki 7 il (Kelbecer, Ağdam, Füzuli, Cebrayıl, Zengilan, Kubadlı, Laçın) sistematik olarak boşaltıldı. 1 milyon Azerbaycan Türkü evlerinden sürüldü. Bu, nüfusunun %10’undan fazlasını oluşturan bir mülteci krizi demekti. 30 bin kişi hayatını kaybetti, 50 bin yaralandı, 4 binden fazla kişi hâlâ kayıp. Ancak en trajik sonuç, Hocalı’dan sağ kurtulanların psikolojik travmasıydı. Kaçabilenlerin çoğu, karlı dağlarda ayakları donarak sakat kaldı. Ağdam’daki geçici morglarda yığılan cesetler arasında ailelerini arayan insanların çığlıkları, o günün en korkunç seslerindendi. Çocuklarını taşıyan anneler, eşlerini arayan kocalar, birbirine sarılmış cesetler arasında dolaşan yaşlılar. Bu manzara, “Ermeniler” kelimesinin o bölgede nasıl bir korku ve nefret uyandırdığının somut kanıtıydı.
Hocalı katliamının en şok edici yönlerinden biri, suçluların çoğunun hiçbir zaman yargılanmamış olmasıdır. 366. Alay komutanı Zarvigarov ve subayları, olaydan hemen sonra Rusya’ya çekildiler ve bağımsız devletler arasındaki hukuki boşluktan yararlanarak kurtuldular. Seyran Ohanyan ise tam tersine, 2008-2016 yılları arasında Ermenistan Savunma Bakanı olarak terfi etti. Bu, bir soykırım failinin ödüllendirilmesi olarak tarihe not edildi.
Ermenistan’ın resmi tarih yazımında Hocalı, “Azerbaycan provokasyonu” veya “savaşın kaçınılmaz sonucu” olarak gösterilmeye çalışıldı. Ancak Ağdam’daki morglarda çekilen fotoğraflar, bu inkârı çürütüyordu. Sivil kıyafetli kadınlar, elleri arkadan bağlı çocuklar, başları kesilmiş yaşlılar. Bunlar asker değildi. Üstelik Hocalı’nın savunmasızlığı biliniyordu. Kasabada sadece 160 silahlı güç vardı ve bunların çoğu da ilk ateşte etkisiz hale getirildi.
Türkiye’nin İç Çatlağı
1992 yılında Türkiye, hem coğrafi yakınlığı hem de soydaşlık bağı nedeniyle büyük bir ahlaki ikilem yaşadı. O dönem Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, olayın ardından yaptığı açıklamada “Bunda üzülecek ne var? Onlar Şii, biz Sünni’yiz. Onlara İran yardım etsin” diyerek hem büyük bir diplomatik hata yapmış, hem de Türkiye’nin o dönemki çaresizliğini gözler önüne sermişti. Özal’ın bu sözleri, Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiasıyla gerçek güç arasındaki uçurumu gösteriyordu. Daha sonra Özal politikasını değiştirse de, o anki tepki tarihe yetersiz olarak geçti. Bu katliam esnasında o zamanki Başbakan Süleyman Demirel, “Rusların Kızıl Orduları ile yirmi yedi bin atom başlıklı füzeleri var” diyerek, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey’in Hocalı’daki yaralıları taşımak için tahliye maksadıyla talep ettiği dört helikopteri dahi vermiyordu. Bunun üzerine Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey, “Türkiye’den dört tane helikopter istedim vermediler, ben daha ne isteyeceğim?” diye sitemde bulunmuştu. Ama Özal ve Demirel’in kullandığı bu sözler kamuoyunda öyle bir tepki çekti ki, hükümet politikasını değiştirmek zorunda kaldı. Ancak fiili yardım sınırlı kaldı; Türkiye, o dönem Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan güç boşluğuna müdahale etme kapasitesinden yoksundu. Kızılcahamam’daki mülteci kampları kuruldu, insani yardım gönderildi, ama bu bir kurtarıcı rolü değil, belli ki vicdan azabı giderme çabasıydı.
Rusya’nın tavrı ise tam bir skandaldı. Rusya ise bu dönemde yeni dünya düzeni inşasını vaat ederken, eski Sovyet coğrafyasında kanlı bir güç boşluğu stratejisi izliyordu. 366. Alay’ın Hocalı’daki rolü, Moskova’nın “yönetilen kaos” politikasının bir parçasıydı; hem Azerbaycan’ı cezalandırıyor (Bağımsızlık ilan etmişti), hem de Ermenistan’a koz veriyordu. Bu strateji, 28 yıl sonra 2020 İkinci Karabağ Savaşı’na kadar sürecek bir istikrarsızlık döngüsünün temelini attı. Saldırıdan sonra Rus medyası bile itiraf etmek zorunda kaldı: Krasnaya Zvezda gazetesi, alay askerlerinin Hocalı’nın işgalinde Ermenilerle birlikte yer aldığını ve askeri araçları çetelere teslim ettiğini yazdı. İzvestiya muhabiri V. Belıh, Ağdam’da gördüklerini “Tarihte böylesi vahşet hiç görülmedi” diye aktardı. Cesetlerin gözleri çıkarılmış, kulakları kesilmiş, bazıları zırhlı araçlara bağlanarak sürüklenmişti.
Sonuç olarak bugün Hocalı, artık “Hayali Karabağ Cumhuriyeti” kontrolündeki topraklarda harabe halinde değil. Ancak her 26 Şubat’ta, Azerbaycan ve Türkiye’de binlerce insan, o gece ölen 613 masumun anısına yas tutuyor. Hocalı, sadece bir katliam değil, aynı zamanda uluslararası sistemin çifte standardının da sembolüdür. Srebrenitsa’da 8 bin kişi öldüğünde bu “soykırım” ilan edildi, uluslararası mahkemeler kuruldu. Hocalı’da 613 kişi – nüfus oranına göre çok daha yüksek bir oran – aynı şekilde katledildi, ama dünya “etnik çatışma diyerek geçiştirdi. Belki de en trajik ironi şu oldu: Hocalı katliamının faili olan Seyran Ohanyan, 2016’da “Ermeni kahramanı” olarak anılırken; kurbanların torunları, 2020’de cephede savaşarak dedelerinin intikamını aldı. Bu, acının ve hafızanın nesiller arası aktarımının en çarpıcı örneğidir. 26 Şubat 1992, sadece bir tarih değil; insanlığın utanç gecesidir.
En nihayetinde 44 gün süren İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından, 10 Kasım 2020’de imzalanan ateşkes anlaşmasıyla Hocalı ve tüm Karabağ coğrafyası, 28 yıllık Ermeni işgalinden kurtuldu. Ancak bu jeopolitik zafer, 1992’nin acısını silmiyor, aksine, katliamın anlamını değiştiriyor. Hocalı artık sadece soykırımın sembolü değil, aynı zamanda işgalden kurtuluşun ve adaletin tecellisinin de timsali. 2020’de cephede savaşan askerlerin çoğu, 1992’de kaçan mültecilerin çocuklarıydı; dedelerinin kanı, torunların zaferiyle taçlandı. Bu, uluslararası sistemin 30 yıl boyunca görmezden geldiği bir haksızlığın, nihayet yerel güç dinamikleriyle düzeltilmesinin hikayesidir. Hocalı, artık “unutulan katliam” değil; “hatırlanan ve intikamı alınan” bir belleğe dönüştü.

