Apartmanın Doğuşu ve Türkiye’deki Mimari Dönüşüme Etkisine Genel Bir Bakış

Batı aydınlanma sürecinden itibaren bünyesinden yeni görüşler ve fikirler çıkarmıştır. Kilisenin gücünü kaybetmesi ile birlikte dogmatizm yönünü değiştirmiştir. Sosyal hayat yeniden yorumlanmış, insana yüklenen mana batının serüvenini tersine çevirmiştir. Bu yeni hayat köklerini antikitede bulmuş; aşkınlığı ve gücü, insana ve maddeye yüklemiştir. Bu yüzden Batı aslında insanın olduğu her alanda yani hayatın her yönünde yüksek bir ivmeyle yeniden işlenmiştir. İlerleyen dönemlerde bu görüş yeni fikir akımlarına, kavramlara, keşiflere ve icatlara; aslen yeni bir medeniyet hamlesine sebebiyet vermiş, yeni bir sistem ortaya atmıştır.

Bu yeni sistemi var eden bir süreç de modernizasyondur. Bu dönem Batının her alanda iddialı bir şekilde ayağa kalkmasını sağlamıştır. Süreç aynı zamanda farklı konut anlayışlarının da çıkmasına yol açmıştır. Yapılan yenilikler ve icatlar, artan nüfus gibi birçok etken konut kavramının farklı yorumlanmasına olanak sağlamıştır. Batıda mahiyeti hiç değişmeyen, sadece dönemin sosyal hayatına göre farklılık gösteren sınıf yapısı konutlara da yansımıştır. Bahsedilen etkenlerin ortaya çıkmasına sebep olan en büyük atılımlardan birisi ise sanayileşme olarak kabul edilmiştir.

Endüstri Devrimiyle başlayan sanayileşme, Batıda çoğunlukla nüfusun yaşadığı kırsal alanda makineleşmenin sonucunda hayatını geçindirememesine, yaşadığı rutin hayatı bırakmak zorunda kalmasına ve ekonomik özgürlüğünü yitirmesine yol açmıştır. Bu yaşanan olaylar kitlesel şekilde köyden kente göçe ve sonucunda modern manada şehir kavramının oluşmasına yol açmıştır. Köyden kente göç eden insanlar fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. Böylelikle kitlesel şekilde göç eden insanların barınma ihtiyacını karşılamak gibi bir problem doğmuştur.

Göç eden ailelerle birlikte kentlerde gecekondulardan kaynaklı alan yetersizliği, çarpık yapılaşma, sağlık sorunları, doğal alanların kaybı gibi birçok problem farklı bölgelerde farklı yaklaşımlar doğurmuştur. Genellikle bölgedeki fabrikaların etrafına yerleştirilen işçilerin barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla içinde birçok ailenin kaldığı ve birden fazla kattan oluşan işçi konutları inşa edilmiş ve böylelikle apartman kavramı ortaya çıkmıştır.

Çok katlı konut tipolojisinin doğmasına imkân sağlayan yenilikler endüstri devriminin getirdiği unsurlardır.  Yani sanayileşme sonucu çıkan probleme yine sanayi cevap vermek zaruriyetinde kalmıştır. Nervürlü demiri, çimentoyu işleyen endüstri, bunları birlikte kullanarak betonarme yapı sistemini ortaya çıkarmıştır. Bu yapı sistemi hem kazanılan zaman olarak hem de yapının mukavemetinin ve açıklığının fazla olması açısından bir devrim mahiyetindedir. Yığma yapıların yerini bıraktığı betonarme yapılar artık daha fazla kat oluşumuna izin veren, düşey mimariye olanak sağlayan bir hüviyete sahiplik etmektedir.

Londra İşçi Konutları–Sıra Evler (Arkitera, 2011)

Yaşam standartları çok düşük, altyapısı olmayan, su, elektrik vs. gibi tesisatlardan mahrum olan tek katlı işçi konutları da üretilmiştir. Barınma ihtiyacını gideremeyen işçilerin civar evlerin çatı katı gibi alanlarında toplu şekilde çok ilkel hayatlar yaşadığı birçok belgede görülmektedir. Kentin merkezinde, ticaretin de daha yoğun olarak döndüğü orta ve üst gelir grupları yaşarken; kentin dış kabuğu diyebileceğimiz fabrikaların da bulunduğu yerlerde işçiler bulunmaktadır. İşçiler eğer toplu işçi konutlarında barınamıyorsa, kendilerinin yaptığı, temiz su, temiz hava, ısınma gibi birçok ihtiyaçtan yoksun olan ilkel şartlarda, tek katlı konutlarda yaşamaktadır (Batur, 1978, s. 22-24). Bu gidişatın sonucu olan gecekondulaşmanın artması ve onun da getirdiği çarpık yapılaşma ilk kez büyük bir problem olarak karşımıza çıkmakta olup modern manada oluşan şehir kavramının akla getirdiklerinden birisi olmuştur.

Bahsedilen ilk işçi konutlarından birisi devrimin gerçekleştiği Londra’da bulunmaktadır. Fabrikalara yakın olan bu konutların özelliği birbirlerinin kopyası olarak üretilmesi, 2 ve 6 kat arasında değişiklik göstermesi ve tesisatın ya yetersiz olması ya da hiç olmamasıdır. Avrupa’da işçilerle birlikte ortaya çıkan apartmanların kusurlarının giderilmesi ve ortaya daha sağlıklı çözümlerin atılması ilk olarak işçilerin veriminin düşünülmesinden kaynaklıdır. İşçilerin veriminin artması için, işçilerin yaşadıkları konutların en az harcamayla, en temel ihtiyaçlara bakılarak onarımı ve problemlerin giderilmesi görülmüştür. Hâkim olan liberal kapitalist ideoloji insanı sadece iktisadi bir araç, makineden farksız bir nesne olarak görmektedir. Onun için bulunan çözümler ve getirilen mimari yeniliklerde öyle şekillenmiştir (Eren, 2014, s. 44).

 

Apartman Kavramının Osmanlı’da Ortaya Çıkışı ve Cumhuriyete Yolculuğu

Apartmanların konut tipi olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk örnekleri 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı sonrasında inşa edilmeye başlanmıştır. Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimlere yönelik daha önce uygulanmakta olan inşaat yasakları ve yerleşim kısıtlamalarının kaldırılmasıyla apartman inşaatları sınırlı da olsa faaliyete geçmiştir. İlk apartmanların kullanımı daha çok üst gelir sahibi gayrimüslim tebaada ve az kesimdeki üst gelir sahibi Türk vatandaşlarında başlamıştır (Mutdoğan, 2014).

1880’li yıllarda ilk kez orta tabakaların ortaya çıkışı ile birlikte sıra evler ve apartmanlar inşa edilmeye başlanmıştır. Orta tabakaları da batıya bağımlı iş örgütlerinde çalışanlar ve orta çaplı tüccarlar oluşturmaktadır. Bu kesim halk da ağırlıklı olarak gayrimüslimlerdir. Dolayısıyla apartman ve sıra ev türünden yapı örnekleri gayrimüslim mahallelerinde ortaya çıkmıştır. Sütlüce, Kasımpaşa, Tatavla, Elmadağ, Fener, Balat, Kumkapı, Yenikapı, Anadolu yakasında Kuzguncuk, Üsküdar, Yel değirmeni, Mühürdar sıra evlerin görüldüğü bölgelerdir. (Kıray, 1978)

Batıdan taşıdığımız apartman konut biçiminin bizdeki ilk kullanım şekli geleneksel iç mekân kurgusundan ciddi bir şekilde unsurlar barındırmıştır. Dış cephe bezemesi ise Batı karakterlerinin, batı akımlarının kopyalanması şeklinde olmuştur. Geleneksel Türk konutunun iç mekân kurgusunda öne çıkan özelliklerden bazıları odaların birden fazla fonksiyona cevap verebilmesi (yeme-içme, yatma, oturma vb.) yani odaların özelleşmemesi ve konutun merkezi kabul edilen, odalara giden dolaşım hattının başlangıcı (odaların ortak buluşma noktası) sofanın olmasıdır (Mutdoğan, 2014). Tanzimattan sonra yabancı mimarların uygulamasıyla başlayan İstanbul’daki ilk apartmanlarda, sofalar ve özelleşmemiş odaların hakimiyeti söz konusudur. Söz konusu apartmanların kullanıcı grubu Batıdaki gibi işçiler ve alt kesim memurlar değil üst gelir grubu olduğu için apartmanlardaki iç mekân, işçi konutlarındaki gibi dar değil daha geniş ve ferah kurgulanmıştır çünkü konak alışkanlığı hala devam etmektedir. Daha sonraları ise iç mekân şeması geleneksel plan şemasına kıyasla farklılıklar göstermeye başlayacaktır.

Doğan Apartmanı

İlk örneklerden birisi de Beyoğlu’ndaki Belçikalı Helbig ailesi tarafından yapılan Doğan Apartmanı ( Naib Bey apt. )’dır. İnşaatı 1892-1893 yıllarında yapılmıştır. Cephe bezmesi barok stilini yansıtır ve Fransız balkon kullanılmıştır. İki girişlidir ve orta avlusu vardır (Mutdoğan, 2014). “Genellikle bu yeni nesil yapı türünün kullanıcıları konaklardan taşınan üst ekonomik gruba mensup aileler oldukları için oldukça büyük metrekarelerde inşa edilmişler ve yine eski konak alışkanlıklarının devamı olarak ailenin hizmetçileri için de mekanlara gereksinim duyulmuştur.’’ Doğan apartmanıyla birlikte odaların özelleşmeye başladığını görmekteyiz ama sofa özelliğini hala taşımaktadır. Değişim, cumhuriyetten sonra daha da keskinleşmeye başlayacaktır (Görgülü, 2012, s. 98-101).

 

 

Cuppa Apartmanı (1858 – 1874)

İstanbul’da artan yangınların getirdiği sonuç ve betonarmenin keşfi ahşaba olan bakışı değiştirmiştir. Galata – Beyoğlu semtleri gibi birçok yerleşim yeri, imar yasakları

kalktığı andan itibaren ahşap yapılardan kagir yapıya, sonra da betonarme yapıya geçiş yapmıştır. Malzeme olarak betonun yangına dayanıklılığının daha fazla olması bir

sebep gösterilmiştir.

Ortaya çıkan bu yapılar incelendiğinde, kitlesel üretim mantığının bir yansıması olarak yan yana sıralanmış çok katlı konut tipolojisinin gelişmiş olduğu görülmektedir. Şehir içi parsellerde daralma ve küçülmenin beraberinde getirdiği yükselme eğilimi ile birlikte yerden ve zamandan soyutlanma söz konusu olmuştur. Nüfus yoğunluğu konutları sadece yatayda değil, düşeyde de birleştiren çözümlere yol açar. Bu tarz bloklar, genelde birbirinin o kadar aynısıdır ki, yerden (çevreden) bağımsız ve öznesi (kimliği) olmadan çoğalmaktadır. Dolayısıyla, çevre ile bütün olamadıkları için, koparılıp başka alana taşınsa da oluşturdukları etki aynı olacaktır. (Eren, 2014, s. 64)

 

Osmanlı’nın son dönemlerinde 1908 Meşrutiyetin İlanı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti, kısa zamanda nüfuzunun güçlenmesi sonucunda bayındırlık faaliyetlerinde yenilikler yapmaya başlamıştır. Saray, köşk ve kasırların yerini banka, işhanı, apartman, okul, hastane gibi yeni yapı tipleri almıştır ve bunlarda milli mimari üslubu yansıtmaya çalışmıştır.

Dönemin Milli Mimari Rönesansı olarak adlandırılan bu akımının meydana gelişini C.E.Arseven şu ifadelerle anlatmaktadır: “Meşrutiyeti müteakip, Ziya Gökalp’in neşriyatı tesiriyle başlayan milliyetçilik cereyanı, sanata ve bilhassa mimariye sirayet etmiş ve bazı Türk mimarları gözlerini eski dini ve klasik eserlere çevirerek, aynen kopya ve tatbik suretiyle bir milli mimari vücuda getirmek istemişlerdir.”.

Dönemin mimarları Milli Edebiyat Akımı’na paralel olarak mimarlıkta da Milli Mimari Rönesansı’nı ortaya koyma çabasına girerler. Amaçları, Batılı akımların uygulanmasıyla tarihe karışan klasik sanatı ve milli mimariyi ortaya çıkartmak ve yükseltmektir.

Türkçülük Akımı’nın mimaride ifade bulmasıyla ortaya çıkan ve 1908- 1930 yılları arasında, yaklaşık 22 yıllık bir süreyi kapsayan Birinci Ulusal Mimarlık dönemi, mimarlıkta Batılılaşma eğilimine ilk ciddi tepkilerin gösterildiği, mimarinin yabancı etkilerden ve yabancı mimarlardan arıtılmasına çaba harcandığı bir süreç olarak dikkat çeker. Maalesef milli üslup yeterli ivmeyi kazanamaz. Batı kökenli Neorönesans yapı kütleleri üzerine klasik dönem Osmanlı mimarlığından seçilen elemanların yerleştirilmesiyle ulusal mimarlık akımı oluşturulmaya çalışılır (Aktemur, 2006, s. 2 – 3).

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte başkentin Ankara oluşu, mimari değişimin Anadolu’ya taşınmasına vesile olmuştur. Ayrıca Anadolu kentlerinde demiryolları ve limanların oluşmasıyla mimarinin gelişimi devam etmiştir. 1927’de çıkan Teşvik-i Sanayi Yasası, alanında yetkin birçok mimarın Avrupa’daki savaş ortamından kaçıp Türkiye’ye gelmesine ve melez bir mimari kompozisyon oluşumuna olanak sağlamıştır (Sözen, 1984, s. 38).

Hızla artan sosyal ve ekonomik büyüme kentlerin büyümesini ve fiziksel dönüşümünü bize kısa süre içerisinde göstermiştir. 1940’ların sonlarına kadar olan dönemde dünyadaki savaş ve ekonomik krizler Türkiye’nin kapalı bir ekonomi politikası izlemesine neden olmuştur. Bu süreç bünyesinden kent burjuvalarını çıkarmıştır. Bunun sonucunda burjuvalar da konuta yönelmiştir. Bu konutlar şahsi yaşam için değil artık bir yatırım ve kazanç aracı olarak yapılmaya da başlamıştır.

Ayazpaşa Kira Evi (1930–1945)

Kira sahibi olabilmek için apartmanlar tercih edilmiştir. Bu dönemde artık hem kamu binalarında hem sivil hayatta apartmanlar artmaktadır. Yapılan apartmanlar batıdaki modernist çizgiyi takip eden tasarım anlayışında oluşmuştur (Görgülü, 2012, s. 101). Artık konutların plan şemasında gelenekselden kopukluk zamanla kendini göstermeye başlamıştır. Bu süreç günümüze gelene kadar geleneğin izlerinin yavaş yavaş bozulmasıyla kültür  kodlarının kayboluşuna sebep olacaktır. Odalar özelleşecek, işyerleri evlerden taşınacak, konsollar yok olacak, sofa yerini hole bırakacaktır. İdealin çekirdek aile olduğu kanısı artık odaların büyüklüğüne karar verecek, her odaya farklı işlevler kazandırılacaktır. Apartmanlarda kübik akım görülecektir. Mobilyalar neo – klasiğe, kübiğe evrilecektir. Peyami Safa “Bizde ve Avrupa’da Kübik” başlıklı yazısında durumu şöyle anlatır: Bizde ucuz harçla yapılan, bodur, yassı, basık tavanlı odaları dapdaracık, her tarafına hesapsız ve nispetsiz bir bollukla giren güneşin tahta kısımlarını kabartıp çatlattığı yamru yumru apartmanın adı kübiktir. Bu kübik işi büsbütün azıtmış, sade estetik değil ikametgah denilen şeyin manasını da ayaklar altına alarak akıl denen cevheri kıyasıya öldüresiye tepeliyor. Bu kübik salgınının önüne geçmek için en halis nefretlerimizle silahlanalım yoksa o, dün İstanbul’un tahta evlerini yakan meşhur yangınlarımızdan daha tehlikeli, zevkimizi ve izanımızı ateşe veren bir bela olmak kabiliyetiyle tahminimizden fazla mücehhez görünüyor. (Bozdoğan, 1996).

1950’lere gelindiğinde artık sanayileşme sadece devletle değil özel sektörle de devam etmektedir. On yıl içinde kentlerde artan sanayi ile birlikte ucuz iş gücü ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Köyden kente göç oranının arttığı bu dönemde konut problemi devam etmiştir. Savaşın etkisini yitirmesi sonucunda nüfusun artması bu dönemde gözükmektedir. Bu sebep de konut ihtiyacını arttırmıştır. Artık bu dönemden sonra hem özel sektörle hem devletle birlikte konut arayışlarına cevaplar aranmıştır. Bu cevapların neredeyse tamamı betornarme, apartman olarak verilmiş, kentlerde artan nüfusun kontrolü aynı Avrupa’da olduğu gibi tam anlamıyla yapılamamıştır. Gecekondulaşma ve çarpık kentleşme meydana gelmiştir. Yapılan politikalar 1980’den sonra neoliberalizm kapsamında oluşmuş, devlet kentlerin kimliğini özel sektöre emanet etmiştir. Artık apartmanlar gelişen teknolojiyle, yeni çıkan malzemelerle, milli bir hassasiyet gözetilmeksizin yapılmaya başlanmış; tüm memleket sathında apartman inşası artarak devam etmiştir. (Mutdoğan, 2014, s. 3-23)

 

Apartman ve Kültür İlişkisi

İnsan var olduğu zamandan beri tabiatı işlemiş, ona mana kazandırmıştır. Milletler ise bu manayı nesilden nesile ileterek müşterek manalardan türemiştir. Bu ortak tasavvurun oluşturduğu değerler o milletin kimliğini inşa etmiş ve her ferdine bu kimliği aşılamakla yükümlü olmuştur. Bu kimliğin yani ortak yaşam tarzının kazanılması o milletin hem maddi hem manevi değerlerinin kompozisyonuyla, kültürle mümkün kılınmıştır. Kültürün anahtar değerlerinden birisi sanat, sanatın da parçası olan estetik anlayışı olmuştur. Çünkü o anlayış o milletin güzele verdiği anlamı, tabiata bakışını, dünyayı nasıl yorumladığına kadar bütün cevapları bize verebilir. Mimari ise bu değeri taşıyabilecek en güçlü vasıtalardan biridir. “yuva, ocak, egemenlik, bağımsızlık” kavramları mimariye yansımıştır. Türkler de tarih sahnesinde kendi estetiğini en üst safhalara çıkarabilmiş, güçlü olduğu dönemlerde mimarisiyle de ön planda olmuştur. Türk evi de bu anlayışın bir ürünü olmuş ve bir karakter taşımıştır.

Cengiz Bektaş (2001) geleneksel Türk evini oluşturan on ayrı ilkeden bahsetmektedir:

  1. Yaşama, Doğaya, Çevre Koşullarına Uygunluk: Türk evi doğayla savaşmadan ona uymakta, doğanın kan dolaşımı içinde kalmaktadır. Çevreye (hem doğaya hem konu komşuya, topluma) saygılıdır…
  2. Gerçekçilik, Akılcılık: Bu evler, olanaklarla isteklerin koşutluğunu gözetirler. “Bak bak desinler!” diye yapılmazlar… Kurguda, yapımda, gereksiz cambazlık hiç yoktur. Hiçbir gereç başkasının yerine kullanılmaz, her şey kendisidir.
  3. İçten Dışa Çözüm: Tasarlanmaları içten dışa doğru başlar. Önce işlev çözümlenmektedir. Bu, dışın göz ardı edilmesi değil… Dışın güzelliği, için güzelliğinden, doğruluğundan, içtenliğinden… İçin dışa yansımasından…
  4. İç-Dış Uyuşumu: Dıştan iç okunur…
  5. Tutumluluk: Ortak kullanımlar iyi belirlenmiştir… Gösteriş için boşa harcama, gerekli parayı kazanmak için yaşamı boşa harcama yoktur. Kullanılmadan kilitli tutulan oylumlar yoktur. Suyun, yağmurun bile damlası harcanmaz. Dumanın bile, bacadan çıkıp gitmeden sıcaklığından yararlanılır.
  6. Kolaylık İlkesi: Yapım yöntemi, yöntemleri, kolaylık ilkesine dayanır. En azla en çoğa ulaşmaya çabalanır. Bir çivi bile gereksiz kullanılmaz.
  7. Ölçüler İnsan Vücudundan çıkar: Tahta, bir parmak kalınlığında, bir karış genişliğinde, iki kulaç uzunluğundadır. Pencere üç karış genişlikte, beş karış yükseklikte ya da bu orandadır. 8. İklime Uygunluk: Evler gün doğuşuna bakarlar. Başat rüzgar düşünülmüştür.
  8. Gereçler En Yakından Seçilir: Çevrenin gerecini seçince, çevreye uyum da kolaylıkla sağlanır…
  9. Esneklik: Aile büyüdükçe, ev de birim birim büyüyebilir. Aile küçülünce, ev de bölünebiliyor. Evlerde kuşaktan kuşağa kimi değişiklikler yapılabilmektedir.
Safranbolu (Yola Kapanmış Hayat)

Türk tarihinin genel akışı incelendiğinde Geleneksel Türk evinin tipolojik olarak olgunlaştığı dönem 16.yy’dır. Temelleri ve giriş katı taştan üstü ise kerpiç dolgulu ahşaptan yapılmıştır. Bu evler kadınların günlük işlerine göre vücut bulmuştur. Yemek pişirme, ekmek yapma, evin ısınması, hayvan bakımı vb. günlük işler için geniş mekanları barındırmıştır. Bu evlerin biçimsel varlığı Türk ailesinin karakteristik özellikleriyle oluşmuştur. Ev bir merkezi dolaşım hattı çizer ve sirkülasyon buluşma noktası olan sofadan başlar. Çalışma alanları avluya açılır ve zemin kat tamamen sokağa kapanırdı. Bu özellik mahremiyeti ve kontrolü sağlamıştır. Harem böylelikle tamamlanmıştır. Avluya ya da bahçeye girdikten sonra bir su unsuru ile meyve ağaçları ve çiçeklerle doldurulurdu. Birinci kata ise avludan yarı açık bir merdivenle çıkılır, açık bir galeri oluşturulurdu. Birinci kattan bir konsol (cumba) çıkar ve sokağa doğru taşardı. Bu konsollarda pencereler olur, o pencereler ahşap kafesle kaplanırdı. Dışarıdan içerisi görünmez ama kadınlar içeriden dışarıyı seyredebilirdi. Evin içi ışık ve devinim ile dolardı. Avluya ya da revağa eyvanla açılan oda planı “hayat”la karşılanır ve konuta bir dünya sunardı. Çekirdek mekân olan oda, Türk evinin özgün bir ögesi olmuştur. Odanın içinde taşıdığı

Türk Odası , Ocak ve Sedirler

ögeler, biçim ve  boyutları itibariyle bize yaşanan hayat tarzını aktarabilecek kadar karakteristiktir. Bu odalar diğer çoğu millet gibi sadece kullanımları ve plandaki konumları ile değil; yüklüklerle, gömme dolaplarla, sekilerle, hayatla ve eyvanlarla çevrelenmesiyle kendi içinde bir terkip ve plandan bağımsız bir ünite olmasıyla bir kimlik oluşturmuştur. Kullanıcıya ve yapıya esneklik kazandıran bu formu zamanla bahçeli ev özelliğini kaybetmemiz ve ithal edilmiş zarafetlerle, batılı mobilyaların yükünün odalarımızın yalınlığını işgal etmesiyle Türk Odasını yok etmişizdir (Kuban, 1993, s. 52 – 64).

 

 

Genel Çerçevesiyle Apartman ve Türk Evi Karşılaştırması

Konut biçimleniş sunumu olarak apartman ilk olarak İngiltere’de çıkmış ve bütün Avrupa’da ses bulmuştur. Çünkü endüstri devrimi orda gerçekleştirilmiş ve işçilerin barınma ihtiyacı çok katlı konutlarla, apartmanlarla karşılanmıştır. Biz de ise durum daha da farklı olmuştur. Bir kültür değişmesi olarak yaşanmış, üst gelir sahibi gayrimüslimlerin talebiyle artmış ve yönünü Batıya döndürmüş Türkler tarafından devam ettirilmiştir.

Apartman, modern sanayi toplumlarının yeni belirmiş orta tabakalarının, işçi ve memurların konutudur. Onlarla beraber doğmuştur ve toplumun orta tabaka yaratma biçimi ve hızı ile koşut gelmiştir. Oysa Türkiye’de 1955’lere kadar apartman ancak eskiden beri kentli olan üst gelir gruplarının elde edebileceği kadar pahalıydı. Ancak 1955’lerden itibaren apartman hızla yaygınlaşacak ve hakim konut tipini oluşturacaktır (Mutdoğan, 2014, s. 3-23).

Apartmanların geneli çok katlıdır ve içerisinde birden fazla aile barınır. Türk evi ise bir geniş aileye mahsustur ve mahremiyet ön plandadır. Apartmanlar bu özelliğe Türk evi kadar sahip değildirler. Günümüzdeki apartmanlar daha dar iç mekân kurgusu taşırken Türk evi ise geniş odalara ve avluya sahiplik yapar.

Konutta aranan hassasiyet ve konuta verilen değeri kıyaslamak için inşaat sürecini kısaca gözden geçirmekte fayda var. Osmanlı nüfusunun yüzde doksanının köylüler, küçük şehir sakinleri ve göçerler tarafından oluştuğu bir dönemde yapılan evler anonim nitelikteydi. Yerel işçiliklerin, yerel ve organik yöntemlerin ve toplumsal bir anlayışın ürettiği evlerdi. Evin yapılışında sadece ustanın değil ev sahibinin de onayı gerekiyordu. Zanaatkarların yaptığı en ufak değişiklikler hemen fark ediliyordu.  Bundan dolayı estetik vazgeçilmez bir unsur, işçiliğin kalitesi de ev sahibinin statüsüydü. Günümüzdeki toplu konutlar sunan apartmanlarda ise estetiğe ve işçiliğe sadece bir grup karar vermekte, kullanıcı sonradan evin içine girmektedir. Bu durumun aksindekiler maalesef istisnadır ve toplumun ancak çok az bir kesimi kendi “yuva”larında söz sahibi olabilmektedirler.

Yapı formu olarak apartmana bakarsak Türk evinin özgün bir parçası olan hayattan yoksun kalmıştır. Bahçeler çok azında bulunmakla birlikte geneli kullanışsız biçimde tasarlanmıştır. Zaten bunlar bir ailenin değil bütün apartman sakinlerinin kullanımına sunulmuştur. Odalar özelleşmiştir. Geleneksel Türk evinde olduğu gibi oturmaya, yemeye, toplantıya, misafir ağırlamaya, uyumaya yarayan biçimden uzaklaşılmıştır. Geniş ailelerin oturduğu mekanlardan çekirdek aileye bile yetemeyecek kadar metrekarelere inmiştir. Yapı malzemeleri apartmanlarla birlikte ithal ürünlerden seçilmeye ve kullanılmaya başlanılmıştır. Konut tipolojisi ise Batıdan devşirilmiş durumdadır. Mobilyalar ve süslemeler tamamıyla değişmiş, sabit donatılardan esnek donatılara geçilmiştir.

Plan şeması ise en büyük farklılığı göstermiştir. Günümüzde apartmanlarla birlikte sofalar kaybolmuştur. Salonlar açık mutfaklarla birleşen oturma odalarına dönüşmüştür. Banyo artık ayrı bir yer kazanmış, tuvaletler evin içine taşınmış, oda sayısı aile üyesinin azalmasıyla eksilmiştir. Geleneksel Türk evi genel plan şeması ile günümüzdeki bir apartman plan şemasının karşılaştırması örneği aşağıdaki gibidir:

(Mutdoğan, 2014, s. 3-23)

 

Sonuç

Apartman kavramının ülkemize girişini ve serüvenini göz önüne aldığımızda ithal olanı kendi ihtiyaçlarımız ölçüsünde dönüştüremediğimiz ve bunun için bir politika üretemediğimiz sonucu ortaya çıkmıştır. İlk zamanlarında yabancı mimarların etkisiyle melez bir kompozisyon çizen apartman, sonralarında geleneksel unsurları bünyesinden tamamıyla çıkarmıştır. İç mekan kurgusu, dış mekanlar, malzemeler, mobilyalar Türk evinden bağımsız bir hal almıştır. Bu sonuçların hepsini sadece “çağın gerektirdiği bu” gibi savunmalarla açıklamak asıl gerçeği yansıtmayacak ifadelerdir. Avrupa’da konutlar ve kentler kendi kültürlerine göre şekillenirken Türkiye’de bu durum kültürden kopuk yaşanmaktadır.  Apartmanı da betonarmeyi de kendi ihtiyaç ve zevklerimize göre değil batılı zarafetlerle donatmışızdır. Günümüzde ise apartman büyük oranda yatırım aracı olmuş; estetik hassasiyet, kullanıcı ihtiyaçları, değer unsurları ve kimlik göz ardı edilmiştir. Türk evine alternatif olarak getirilen betonarme apartmanın bir özelliği de yangın, deprem vs. gibi durumlarda daha dayanıklı ve güvenilir olmasıydı. Bugün ise az maliyete çok daire anlayışı betonarmeyi yerinde kullanamamamıza ve yaşadığımız yangın ve deprem gibi felaketlerde çok can kaybı vermemize sebep olmuştur.

Ülkemizde konut önemli bir yatırım aracıdır. Bu durum mühim bir potansiyele ket vurmakta, konut sorununu ortadan kaldıracak kapasitemiz olmasına rağmen devam etmesine ve hala dar gelirlilerin konut sıkıntısı çekmesine sebebiyet vermektedir. Oluşturulan konut politakalarının sadece barınmaya ve bazı ihtiyaçların giderilmesine yönelik olması yapılan araştırmalara göre başarısızlık getirmiştir. Hassasiyetler elde edilen kâr marjında değil, sosyal bağları kuvvetlendiren, insanın fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarına cevap verebilen, kullanıcısına göre yeniden tasarlanmaya müsait, esnek iç mekanlar barındıran konut sunum biçimleri yaratmakta olmalıdır (Mutdoğan, 2014).

Kentlerimizi beton yığını olmaktan kurtarabilmemiz için öncelikle yeniden milli bir estetik hassasiyetle bakarak yeni bir milli mimari atılımı yapabilmemiz gerekmektedir. Geçmişle bugünü yeni tekniklerle yorumlayıp kimliksiz kentlerimize kimlik kazandırabilmek mecburiyetindeyiz. Betonarme milli bir üslupla şekillendirilirse , sanatın ekonomiden daha üst bir değer unsuru olduğunu bilerek estetiğe statü kazandırılabilirse ve kültürel değerleri göz önüne koyarak bir atılım yapılabilirse milli mimarimiz yakın zaman içinde yeniden inşa edilebilir. Bunun için üniversitelerin eğitim müfredatında mimari geçmişimizin daha çok anlatılması ve araştırılması lazımdır. Yeni kentlere ve yeni konutlara yetecek kadar toprağı olan ülkemizde yeni imar kurallarıyla inşaat sektörünü ana yatırım aracı olmaktan kurtarıp; hâlâ bu kadar boş apartman varken yaşanan konut sıkıntısını milli bir üslup ile çözebiliriz.

 

Kaynakça

Aktemur, Ali Murat (2006). I. Ulusal Mimarlık Akımı ve İstanbul- Karaköy’deki Örnekleri, 3

Arkitera, (2011) Londra İşçi Konutları–Sıra Evler

Batur, A. (1978). Toplu Konutun Tarihsel Gelişimi ve İki Örnek. Mimarlık Dergisi, 3, 22-24

Bozdoğan, S. (1996) “Modern yaşamak, erken cumhuriyet kültüründe kübik ev”,Tarihten günümüze Anadolu’da konut ve yerleşme, İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları.

Eren, Tuğçe (2014). İstanbul’daki Çok Katlı Konut Yapılarında Mekansal Değişim Sürecinin Analizi. (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul.

Görgülü, Tülin (2012). Türkiye’de Modernleşme ve Çok Katlı Konutlar. Modernite ve Mimari, 95-102.

Kıray, Mübeccel (1978). Apartmanlaşma ve modern orta tabakalar. İstanbul: Çevre Dergisi. S:4

Kuban, Doğan (1993). Türk “Hayat”lı Evi. 52-64

Mutdoğan, Selin (2014). Türkiye’de Çok Katlı Konut Oluşum Sürecinin İstanbul Örneği Üzerinden İncelenmesi, 3-23

Sözen, M. (1984). Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ankara.

Yazar