Korunma Taktiği Bağlamında Türk Devletlerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Tanımalarını Açıklama Çabası

Son olarak Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) gözlemci üyesi Türkmenistan’ın 31 Mart 2025 tarihinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne büyükelçilik atamasıyla bir anda gündem olacağını düşündüğümüz bu konuda, Kazakistan ve Özbekistan’ın zaten öncesinde Rum tarafına büyükelçi atadıklarını öğrendik. Ülkece çok mu şaşırdık? Hayır. AK Parti hükümeti olarak çok mu büyük bir tepki verdik? Hayır. MHP kadroları olarak “kardeşlerimiz bizi arkadan hançerledi” diyerek eylem mi yaptık? Hayır. Bir iki cılız yazı, bir iki çok kısa süreli TV programı ve hatırı sayılır miktarda tivit dışında ülkemizde gündemi çok meşgul eden bir konu haline gelmedi bu konu. Türkiye olarak çok daha büyük bir tepki vermeliydik, kardeşlerimiz davamıza ihanet ettiler, para için ülkümüzü sattılar, meğer aynı ülküyü paylaşmıyormuşuz, Turan ideali zaten hayaldi şimdi imkansız oldu gibi cümleler kurup meseleyi açıklamak için temel dayanağımızı bu gibi sözlere mi dayandırmalıyız? Yoksa bir türlü bakmak istemediğimiz reel politik gerçeğine mi bakmalıyız? Romantik mi yaklaşmalıyız ya da ulusal çıkarlara mı öncelik vermeliyiz? Bu gibi soruları hem Türkiye hem de Türk devletleri açısından sormalıyız. Görüldüğü gibi mesele Türk dünyası olunca sorulacak çok soru oluyor. Ancak reel politik son zamanlarda ve hatta Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından bu yana hep azımsanmayacak derecede önemli olmuştur. Neden? Çünkü mesele Türk dünyası olduğunda romantik davrandık, önce kardeşlik hukuku dedik ve soy retoriği yaptık. Oysa ki, uluslararası siyasette ideallerden, ülküden ve ideolojilerden daha ziyade güç dengeleri, ulusal menfaatler, ekonomik çıkarlar ve konjontürel gelişmeler çok önemli ve belirleyicidir.

Devletler, uluslararası sistemde karşılaştıkları tehditlere yönelik farklı stratejiler benimsemektedir. Özellikle bölgesel düzeyde güç kazanan devletlerin sayısındaki artış, hegemonya rekabetini daha da hızlandırmaktadır. Bu bağlamda, güç mücadelesi içinde yer alan devletlerin yalnızca ideolojik yakınlık temelinde bandwagoning (uluslarası siyasette zayıf devletlerin güçlü devletlerin yanında yer alması) veya dengeleme stratejisi izlediğini ileri sürmek yetersiz kalmaktadır. Güç geçişlerinin yarattığı belirsizlik ortamında sistemdeki diğer devletlerin, gelecekteki benzer belirsizliklere karşı korunma taktiğini benimsemeyi tercih ettiği görülmektedir. Böylelikle devletler, herhangi bir tarafı seçme mecburiyetini gideren veya başka bir tarafa yönelme gerekliliğinden uzak durmalarını sağlayan bir ara pozisyonu ortaya koymaktadır. Korunma taktiği, özellikle devletlerin güvenlik ve ekonomik kaygılarını ve büyük güçlerle olan ilişkilerini daha kapsamlı bir şekilde analiz etmeyi mümkün kılmaktadır.

Korunma taktiği, çeşitli ülkelerin hegemonya yarışındaki büyük güçlere karşı kendilerini sigortalamak için oluşturdukları politikalardır. Bu taktik, yüksek belirsizlik koşullarında birden fazla politika izleyerek riskleri dengeleme taktiğidir. Riskten korunma taktiği uygulayan aktörler, seçeneklerini açık tutmak ve riskleri en aza indirmek için karşıt veya çelişkili politikalar benimseyebilirler. Korunma taktiği izleyen devletlerin temel amacı, büyük güçler arasında seçim yapmak zorunda olmaktan kaçınmaktır. Seçim yapmamak, basit bir şekilde fırsatçılık yapmak anlamına gelmez. Bu politika, aktif önlemler almayı içerir. Bu taktiği uygulayan bir devlet, stratejik bir yaklaşımla faydasını daha üst noktaya taşıyabilmek için kendi manevra alanını genişletmeye odaklanabilir. Çeşitli büyüklükte güce sahip devletlerle çok yönlü ilişkilerini sürdürebilir. Böylelikle büyük güçlerden yalnızca biriyle tam bağımlılık ilişkisine girme riskini azaltır. Kendisine yönelik olası tehditlere karşı da esneklik yaratır.

Orta Asya bölgesi güç ve nüfuz alanını genişletmek isteyen aktörler için önemli bir jeopolitik bölgedir. Rusya ve Çin gibi bölgedeki varlığı yadsınamaz güçlerin yanı sıra AB, ABD ve TDT gibi kabiliyetli güçler, bölge üzerinde farklı düzeylerde etki alanları yaratarak rekabet etmektedirler. Bu aktörlerin bölgeye ilgisi enerji kaynakları, güvenlik dinamikleri, kültürel-etnik bağlar ve ticaret koridorları gibi çeşitli faktörlere dayanmaktadır. Rusya, askeri ve güvenlik alanlarındaki güçlü varlığıyla Orta Asya bölgesinde etkisini sürdürürken, Çin yapmış olduğu ikili ticaret antlaşmaları ile ekonomik nüfuzunu derinleştirmektedir. AB, bölgedeki demokratikleşme ve ekonomik reform süreçlerini destekleyerek yumuşak güç unsurlarını devreye sokarken ABD, ekonomik çeşitliliği teşvik etmek ve Çin-Rusya nüfuzunu dengelemek amacıyla bölgedeki varlığını sürdürmektedir. TDT ise Türk dünyasıyla tarihsel ve kültürel bağlarını stratejik bir etkiye dönüştürmeye çalışmaktadır. Özetle Orta Asya bölgesinde bölgesel ve küresel aktörler çok katmanlı bir jeopolitik rekabet halindedirler. Orta Asya devletleri, Avrupa ve Asya’nın kesişme noktasında stratejik bir konuma sahiptirler. Bu konum onlara küresel ticaret ağında önemli bir transit merkezi olma fırsatı sunmaktadır.  Bu bölge, rekabetin yoğun olduğu ve çıkarların kesiştiği önemli bir geçiş merkezi üzerinde yer almaktadır. Dolayısıyla Orta Asya Türk devletleri bölgedeki aktörlerin neden oldukları baskıları ve yaratıkları fırsatları stratejik bir şekilde yönlendirmeyi hedeflemektedirler.

Orta Asya Türk devletlerinin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte iki konuya önem daha çok önem verdiklerini görmekteyiz: birincisi ekonomik hedeflerin hayata geçirilmesi, ikincisi ise çok yönlü politikaların izlenmesi. Ekonomik hedeflerin başarıya ulaşmasının, çok yönlü politika uygulamalarını desteklediği söylenebilir. Zira “Bir tarafa ya da diğerine bağlılıktan oluşan belirli bir menüyü seçmek yerine, farklı konularda ortaklıklarımızı karıştırıp eşleştirebileceğimiz alakart bir dünya” yaklaşımı, Orta Asya devletlerinin büyük güçlerle ilişkilerini yürütürken izlediği dış politika stratejisini oldukça iyi tanımlamaktadır. Bu devletler hem Rusya hem de Çin ile ilişkilerini dikkatli bir şekilde dengelerken, ABD ve AB dahil olmak üzere Batı ile stratejik bir ortaklık sürdürmektedir. Diğerlerinin aleyhine olacak şekilde sadece bir güç bloğuyla aynı hizaya gelmekten kaçınmaktadırlar. Bunun yerine, ekonomik yatırımlar, güvenlik garantileri veya teknolojik ilerlemeler açısından sunabilecekleri imkanlara dayanarak ortaklıklarını pragmatik bir şekilde ilerletmektedirler. Tek ortakla yoğun bir iş birliğinin, jeopolitik alanındaki diğer etkili aktörlere karşı bir tehdit oluşturma riskini de gözetmektedirler. İzledikleri dış politika yaklaşımı, bölge devletlerinin ortaklıklarını stratejik olarak nasıl çeşitlendirebileceklerini ve giderek kutuplaşan uluslararası sistemde esnekliği nasıl koruyabileceklerini göstermektedir.

Bu açıdan bakılırsa, karşımızda (Orta Asya devletlerini kastediyorum) Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından bu yana Avrupa-Atlantik blokunu en önemli alternatif güzergah olarak belirleyen, en zengin yatırımcıları Avrupa ve Amerika’dan çeken, Rusya ve Çin’e karşı bu Batı blokunu en önemli dengeleme aracı gören ülkeler mevcuttur. AB, Orta Asya coğrafyasındaki en büyük yatırımcıdır. Başta Kazakistan olmak üzere diğer Türk devletleri ile stratejik ortaklık antlaşmaları mevcuttur. Türkiye bu durumun neresindedir sorusu ise meseleye nasıl baktığınıza bağlıdır. Zira meseleye duygusal, romantik ya da Turanist perspektiften bakarsanız, Orta Asya ülkeleri Türkiye’yi arkadan bıçaklamışlardır, Kıbrıs konusundaki hassasiyetimiz onların zerrece umurlarında değildir çünkü Türkiye’yi adada işgalci olarak tanımlamaktadırlar. Bundan dolayı işbirliklerimizi sonlandırmalı ya da mesele para ise AB’nin sağlayacağı finansal kolaylığı biz sağlayıp bu kardeşlerimiz ile aynı saflarda takrardan buluşmalıyız sonucuna varırız. Eğer meseleye kavramsal çerçevesini çizmeye çalıştığım Korunma Taktiği açısından bakarsanız, Orta Asya Türk devletlerinin Kıbrıs konusunda bizim taşıdığımız hassasiyetleri taşımadıklarını, küresel siyasete bizim baktığımız pencereden bakmadıklarını ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeye çalıştıklarını görebiliriz. Sonuç olarak, Orta Asya Türk devletlerinin benimsedikleri korunma taktiği, büyük güçler arasındaki rekabetin yoğunlaştığı bir bölgede esneklik, pragmatizm ve bağımsızlık arayışına dayanmaktadır. Bu strateji, ülkelerin ulusal çıkarlarını korumasına, dış baskıları yönetmesine ve uluslararası arenada daha özerk bir pozisyon elde etmesine olanak tanımaktadır. Meseleyi paraya, ihanete ya da intikam almaya indirgemek manasız ve faydasızdır. Korunma taktiği bizlere daha derinlikli bir analiz yapma fırsatı sunmaktadır.

Yazar