Rusya’dan Orta Asya’ya doğru tersine dönen insan hareketliliği, ilk bakışta bir göç haberi gibi görünebilir. Oysa mesele bundan çok daha büyük. Özbekistan’dan Rusya’ya çalışmak amacıyla giden on binlerce insanın bir süre içerisinde ülkesine dönmesi, Moskova ile Orta Asya arasındaki ekonomik ve toplumsal bağların dönüşmekte olduğuna işaret ediyor.
13 Eylül 2026 tarihli bazı gazetelerdeki haberlerene göre, 25 Ağustos-5 Eylül tarihleri arasında 96 binden fazla Özbekistan vatandaşı Rusya’dan Özbekistan’a dönmüş durumda. Bunların 54 bin 885’i doğrudan Rusya’dan çıkarken, 41 bin 530’u Kazakistan üzerinden ülkesine ulaşmış. Yerel kaynaklardan da doğrulanan haberdeki bu hareketliliğin Rusya’daki sıkılaşan göç politikaları, gelir şartları, ekonomik koşullar ve güvenlik endişeleriyle bağlantılı olduğu belirtiliyor. Bu rakamı yalnızca “Özbek işçilerin Rusya’dan kaçışı” şeklinde okumak eksik olur. Asıl soru şudur: Rusya’dan dönen milyonlarca Orta Asyalı işçi bundan sonra nereye gidecek? Kendi ülkelerinde mi kalacaklar? Ve daha önemlisi: Orta Asya ülkeleri bu insan kaynağını kayıp olarak mı, yoksa stratejik bir fırsat olarak mı görecek? İlk bakışta akıllara gelen sorular bunlar.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya, Orta Asya üzerindeki etkisini yalnızca askeri üsler, güvenlik örgütleri veya siyasi ilişkiler üzerinden sürdürmedi. Göç de Moskova’nın bölgesel nüfuzunun önemli araçlarından biri oldu. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan gibi ülkelerde milyonlarca insan Rusya başta olmak üzere dış pazarlarda çalışarak ailelerine gelir gönderdi. Bu sistem, Moskova açısından da işlevseldi. Rusya, özellikle inşaat, lojistik, tarım, temizlik, belediye hizmetleri ve düşük ücretli hizmet sektörlerinde Orta Asyalı işçilere ihtiyaç duydu. Dolayısıyla ortaya karşılıklı bağımlılık yaratan bir ekonomik model çıktı: Rusya işgücüne, Orta Asya ise Rusya’daki istihdam ve döviz transferlerine ihtiyaç duydu.
Fakat bu model artık eskisi kadar istikrarlı değil. Dünya Bankası verilerine göre, Özbekistan’da işçi dövizleri 2025 yılında GSYH’nin yaklaşık yüzde 14,3’üne karşılık geliyordu. Bu oran, göçün Özbekistan ekonomisi açısından hâlâ ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ancak tam da burada paradoks ortaya çıkıyor: Rusya’ya ekonomik bağımlılık devam ederken Rusya’nın göçmenlere yönelik politikaları sertleşiyor.
Rusya’nın karşı karşıya olduğu temel paradokslardan biri şu: Ülkenin ciddi bir işgücü açığı bulunmasına rağmen göçmen işçilere yönelik politikalar giderek daha kısıtlayıcı hale geliyor. Reuters’ın Şubat 2026 tarihli haberine göre Rusya’da işgücü açığının yaklaşık 2,3 milyon kişiye ulaştığı ve geleneksel olarak bu açığı kapatan Orta Asyalı işçilerin sayısındaki düşüş nedeniyle Moskova’nın Hindistan gibi yeni işgücü kaynaklarına yöneldiği bildirildi. Haberde daha sıkı göç yasaları, rubledeki zayıflama ve göçmen karşıtı söylemin Orta Asyalı işçilerin Rusya’ya gelişini olumsuz etkilediği belirtiliyor. Bu gelişme son derece dikkat çekici. Çünkü Rusya’nın ihtiyacı azalmıyor; tam tersine artıyor. Fakat Rusya ile Orta Asya arasındaki göç ilişkisinin siyasi ve toplumsal maliyeti yükseliyor. Bu nedenle Moskova bir zamanlar kendiliğinden gelen Orta Asyalı işçilerin yerine artık Hindistan gibi yeni kaynaklara yöneliyor. Bu yalnızca Rusya’nın göç politikasındaki değişim değildir. Aynı zamanda Rusya-Orta Asya ekonomik ilişkisinin yapısal dönüşümüdür.
Tersine göç Orta Asya için kriz midir, fırsat mıdır? 96 bin kişinin kısa süre içerisinde Özbekistan’a dönmesi, Taşkent açısından önemli bir test oluşturuyor. Eğer dönen insanlar yeniden iş bulamazsa göç baskısı başka ülkelere yönelebilir. Türkiye, Kazakistan, Güney Kore, Körfez ülkeleri ve Avrupa yeni hedefler haline gelebilir.
Nitekim Özbekistan’ın kendisi de göç politikasını yeniden düzenlemeye çalışıyor. 2025 yılında yürürlüğe konulan düzenlemeler, yurtdışında çalışan vatandaşların daha sistemli biçimde yönetilmesi ve göç süreçlerinin kurumsallaştırılması yönündeki çabaların arttığını gösteriyor.
Fakat burada çok daha stratejik bir seçenek bulunuyor: İnsanları yeniden dışarı göndermek yerine, insan sermayesini içeride üretime dönüştürmek. Özbekistan bunun için önemli avantajlara sahip. Yaklaşık 37 milyonluk nüfusu, Orta Asya’nın en büyük nüfus havuzunu oluşturuyor. Dünya Bankası verileri, ülke ekonomisinin 2025 yılında yüzde 7,7 büyüdüğünü ve yoksulluk oranının yüzde 8,9’dan yüzde 5,8’e gerilediğini gösteriyor. Bu nedenle Özbekistan açısından mesele artık yalnızca “işsiz dönen göçmenler” değildir. Mesele, geri dönen milyonlarca insanın yeni ekonomik dönüşümün aktörlerine dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir.
Burada Orta Asya’nın son yıllarda yaşadığı daha büyük dönüşümü görmek gerekiyor. Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan artık yalnızca büyük güçlerin rekabet alanı olarak hareket etmiyor. Bölge ülkeleri kendi aralarındaki ticareti, ulaştırma koridorlarını ve bölgesel işbirliğini artırmaya çalışıyor. Çin’in Kuşak ve Yol girişimi, Trans-Hazar Orta Koridoru, Avrupa’nın (çok gecikmiş olsa da) Global Gateway yaklaşımı ve Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesindeki ekonomik bağlantılar, Orta Asya’nın ekonomik coğrafyasını çeşitlendiriyor.
Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri şudur: Orta Asya’nın geleceğinde coğrafya kadar insan sermayesi de stratejik hale geliyor. Rusya’ya giden bir Özbek işçi yalnızca bir işçi değildir. O kişi bir mesleki beceriye, yabancı dil deneyimine, uluslararası iş kültürüne ve diaspora bağlantılarına sahiptir. Dolayısıyla Rusya’dan dönen işçilerin tamamını “geri dönen göçmenler” olarak görmek büyük bir stratejik hata olur. Onlar aynı zamanda geri dönen insan sermayesidir.
Peki Türkiye burada ne yapabilir? Tam bu noktada Türkiye açısından önemli bir fırsat ortaya çıkıyor. Türkiye’nin Orta Asya politikası yalnızca ticaret veya kültürel ilişkiler üzerinden okunmamalı. Türkiye, bölgedeki insan hareketliliğinin yeni yönünü de dikkate almalı. Özellikle Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan ile mesleki eğitim, teknik eğitim, girişimcilik, dijital beceriler, mesleki sertifikasyon ve istihdam programları geliştirilebilir. Örneğin Rusya’dan dönen Özbek işçilerin bir bölümünün Türkiye’deki şirketlerin Orta Asya yatırımlarında değerlendirilmesi mümkündür. Daha da önemlisi, Türkiye bu insanları yalnızca Türkiye’ye gelen yabancı işçiler olarak değil, Türkiye-Orta Asya ekonomik bağlantısının insan sermayesi olarak değerlendirebilir.
Türk Devletleri Teşkilatı burada önemli bir platforma dönüşebilir. TDT çatısı altında ortak mesleki yeterlilik sistemleri, işgücü hareketliliği mekanizmaları, dijital iş platformları ve genç girişimcilik programları geliştirilebilir. Böylece İstanbul, Ankara, Taşkent, Astana, Bişkek ve Bakü arasında yalnızca sermaye ve mal değil, nitelikli insan sermayesi de dolaşmaya başlayabilir.
Yani asıl değişim Moskova’da değil, Orta Asya’da yaşanıyor. Rusya’dan dönen Özbeklerin hikâyesini yalnızca Rusya’nın göç politikası üzerinden okumak, daha büyük resmi kaçırmak olur. Asıl hikâye Orta Asya’dadır. Bölge uzun yıllar boyunca genç ve dinamik nüfusunun önemli bir bölümünü Rusya ve diğer dış pazarlara gönderdi. Bunun karşılığında milyarlarca dolarlık döviz transferi elde etti. Şimdi ise sistem tersine dönmeye başlıyor. Bu dönüşüm başarılı yönetilirse Orta Asya ülkeleri için büyük bir fırsata dönüşebilir. Dönen işçiler yeni işletmeler kurabilir, mesleki deneyimlerini iç piyasaya taşıyabilir, yeni sektörlerde istihdam edilebilir ve bölgesel üretim zincirlerine dahil olabilir. Başarısız yönetilirse ise aynı insanlar yeni göç dalgalarının kaynağı haline gelebilir.
Bu nedenle Orta Asya ülkelerinin önündeki temel soru “Rusya’ya kaç kişi gidecek?” olmamalıdır. Temel soru şudur: Orta Asya, kendi insanına Rusya’da iş aratmak yerine kendi bölgesinde nasıl daha yüksek katma değerli işler yaratacak? Bu sorunun cevabı; yapay zekâdan yeşil enerjiye, lojistikten savunma sanayiine, tekstilden tarımsal teknolojiye ve dijital hizmetlerden yükseköğretime kadar uzanıyor. Rusya’dan dönen 96 bin Özbek bunun yalnızca ilk işareti olabilir. Çünkü Orta Asya’nın gerçek jeopolitik dönüşümü artık petrol, doğalgaz veya askeri üslerle ölçülmüyor.
Yeni jeopolitik denklem insan sermayesi üzerinden kuruluyor. Ve belki de önümüzdeki dönemde Orta Asya’nın en önemli stratejik kaynağı, yeraltındaki enerji kaynakları değil; Rusya’dan, Kazakistan’dan, Türkiye’den veya başka ülkelerden geri dönen ve yeni bir ekonomik düzenin parçası olabilecek milyonlarca genç insan olacak. Bu nedenle Rusya’dan dönen Özbekler yalnızca bir göç haberinin konusu değildir. Onlar, Orta Asya’nın Moskova merkezli ekonomik bağımlılıktan daha çoğulcu, daha bölgesel ve daha özerk bir ekonomik sisteme geçişinin habercileri olabilir.
