Savaşta Türkiye-İran Denklemi

İran’dan ateşlenip Irak ve Suriye hava sahasını geçtikten sonra Türk hava sahasına yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmat etkisiz hâle getirilmiş. Detayları ve risk senaryolarını yazmıştım. Bu da bunlardan biri. Savaşta Türkiye-İran Denklemi. İran; Arapları ve Arap ülkelerindeki Amerikan varlığını, hazırlık halindeki ayrılıkçı Kürt grupları, hatta GKRK’yi patır kütür vururken Türkiye’deki Amerikan varlığını ve üslerini, örneğin çok konuşulan Kürecik ve İncirlik’i neden vurmuyor? Ve daha tehlikeli bir soru: Hangi koşullarda, neden ve ne zaman vurabilir? Ya da bir kaza kurşunu, gelişen yeni bir konjonktür ya da bir manipülasyon devreye girer mi? Doğal olarak bu kadar yakıcı ve yakın bir savaşta herkes soruyor ya da aklına geliyor? Sonuçta bu savaş sadece Arapları değil, batıdaki ve kuzeydeki bizler dâhil, doğudaki ve güneydeki pek çok ülkeyi içine çekme riski, potansiyeli ve manipülasyonu üretiyor. Hatta savaşa girmeye çoktan hazır ve razı (bazı Kürt örgütler başta) kimi ayrılıkçılar, hamasetkârlar, fırsatçılar, mezhep fitnecileri ve kıyametçiler var.

Hâlihazırda İran riskli bir baht-akıl karışık Acem tavlası oynuyor, ABD-İsrail ikilisi ise Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini inşa etme satrancını oynuyor, Çin ve Rusya ise çok kenarda durmuyor. İran, Arap ülkelerini ve Arap ülkelerindeki ABD varlığını vurarak sadece ABD’nin Araplara himaye prestijini ve kurduğu küresel sistemi baskılamayı değil, Arapların egemenliğini, dokunulmazlığını ve gururunu da vuruyor. Buna dair İran; baskısı altında kalan Arapların ABD ve İsrail üzerinde baskı üretmesini aradığını vurguluyor. Bu açık bir söylev. Ama aslında İran son derece tehlikeli bir Acem oyunu oynuyor. Adı da bence şu: “Ben yanarsam sizi de yakarım.” Bu oyuna mezhep tabanlı teo-demografik ya da teo-topografik bir oyun da diyebiliriz.

İran resmî görüşü: İran Arapları vurur. Arapları güvensizliğe iter, böylece ABD düzenini ve Arap-ABD-İsrail ilişkilerini baskılar. Araplar da ABD ve İsrail’e baskı yapar. Buradan orta bir yol çıkar.

İran’ın asimetrik planı: İran’ın saldırıları karşısında Araplar İran’a karşı cephe alırlarsa, Arap coğrafyasındaki İran yanlısı Şiiler yönetimlere karşı mobilize olur, Arap rejimleri geçmişte yaptıkları krizi bastırmaya ve sertliğe yönelir. Böylece kriz alanları genişler, sorun derinleşir, konsantrasyon ve öncelikler değişir. Böyle bir olası strateji İran mozaik savunma doktrinin vekil güçler ayağındaki en derin etki senaryosunu içinde barındırır. Mesele vekil silahlılar alanından çıkar, vekil kavramlar, inanışlar, coğrafyalar ve halklar alanına girer.

Öte yandan İran’ın Arapları “kontrollü gerilim” çerçevesinde vurduğu varsayımı her zaman geçerli olmayabilir. Bazı hamleleri de zorunlu refleks olabilir. İran şimdilerde oyun kurmuyor, kuramıyor; şu ana kadar gizlide kalmış olsa bile Arap merkezli bazı saldırılar/savaşa dâhil olmaları nedeniyle can havliyle de Arapları vuruyor olabilir. Sonuçta dişe diş bir savaş bu. İran’ın tavrını, savaşın doğasını anlamaya ve bize karşılaştırma olanağı sağlayacak bu açıklamalardan sonra burada duralım ve asıl sorumuza dönüp İran Türkiye’yi ve Türkiye’deki ABD varlığını neden vurmuyor ve/veya ne zaman vurabilir sorularına yanıt aramaya başlayalım: Türkiye; İran için Araplar gibi bir “cephe ülkesi” değil, bir “denge düğümü.” İran Türkiye’deki ABD varlığını vurursa, Türkiye’yi cepheye dâhil eder ve dahası cepheyi genişletir. Türkiye; NATO üyesi, aynı zamanda İran’la doğrudan kara sınırı ve ilişkileri var. Türkiye aynı zamanda hem Rusya ve Çin ile temaslı ve ilişki geliştirmiş. Arap coğrafyasıyla ilişki dinamikleri çoklu ve gelişmiş. Bütün bu özellikleriyle bölgesel ve küresel denge kurabilen ve ara buluculuk potansiyeli en yüksek aktör. Bu nedenlerle İran için Türkiye’yi vurmak NATO’yu otomatik devreye sokma riski taşır ki ABD, NATO ve İsrail bu işe balıklama atlar. Çünkü mesele Türkiye’nin pozisyonunu değiştirmesiyle doğrudan ilgilidir. Dahası böyle bir durum Karadeniz-Kafkas-Orta Asya hattını açma riski taşır ve en önemlisi Türk kamuoyunu konsolide etme riski üretir. Bütün bu nedenlerle bu tür düğümler vurulmaz. Daha ötesi olası bu saldırılar sistemi çökertemez, aksine sertleşmesine neden olur. Arap ülkelerini vurmak ise İran için “kontrollü gerilim” kapsamındadır. Arap coğrafyası; İran için yumuşak hedef, baskı aracı, iç istikrarsızlık tehdit stratejisi, siyasi mesaj kapsamındadır. Vurduğu yerlerin genellikle ABD üslerinin yoğun olduğu ama yerel meşruiyetin zayıf olduğu alanlar olduğu da işin cabası. İran biliyor ki ABD bu ülkelerdeki askeri varlığını “bu koruma şemsiyesi” üzerinden meşrulaşıyor. İran da aslında diyor ki: “Beni vurursanız sizi koruyamayan ABD’nin üslerini yakarım.” Bu da askerî bir hamleden çok, algı/tehdit/belirsizlik/güvensizlik kapsamında savaşın özgün bir hamleye karşılık geliyor.

İran bugün üç şeyi aynı anda hesaplıyor: 1. Caydırıcılık gösterisi (Arap sahasında ABD’yi ve Körfez’i baskılama), 2. Rejim içi konsolidasyon (IRGC merkezli sert çekirdeği diri tutma), 3. Türkiye’yi nötr hatta gri alanda tutma. Türkiye-İran arasındaki ilişki tarihsel olarak Araplardan çok farklıdır. 1639 Kasr-ı Şirin’den beri sınır değişmemiştir. Doğrudan savaş yoktur. Rekabet, sürtüşme, gerilim vardır ama sistem kırıcı değildir. İran bilir ki Türkiye’yi hedef almak, Ankara’yı net bir şekilde ABD-İsrail eksenine iter. Bu da İran’ın stratejik kâbusu olur. Türkiye ile İran arasındaki sessiz gerilim eşiği kırılır, stratejik etki gerilimi yükselmeye başlar. Yukarıda yazdığım gibi İran Arap ülkelerini vurduğunda Şii topluluklar üzerinden baskı üretme ve manipüle etme alanı açılmaya başlar. Bu da Körfez Monarşilerinin iç istikrarını sarsma kapasitesi taşır. Türkiye’de ise İran’ın sızdığı bazı medya vb. alanlar üzerinden taktiksel potansiyeli olsa bile Arap coğrafyasındaki gibi alansal-kitlesel ve kavramsal mezhebî kaldıracı çalışmaz. Türk toplumu daha homojendir, Türk toplumunun devlet refleksi daha serttir. Yani İran’ın Türkiye’de mezhebî-sosyolojik hesapları tutmaz, aksine karşıt direnç üretir. Öte tarafıyla İran’daki Türk nüfus faktörü küçümsenemez. Türkiye’ye karşı açık askerî eylem; iç milliyetçi reaksiyon üretir, rejim içi çatlakları derinleştirir, post-rejim senaryolarda Türkiye’yi doğal oyuncu yapar. Türkiye’ye bir dış saldırı, içeride hızlı bir konsolidasyon üretir. Arap monarşilerinde ise tepki daha parçalıdır. Tahran bunu bilir ve bu fark İran’ın stratejik hesaplarında belirleyicidir. Türkiye’nin coğrafi konumu İran’ın sigortasıdır. Yani Türkiye İran için sadece “denge düğümü” değil, aynı zamanda enerji tedarikçisi, Batı’ya açılan ticari arter, enerji ve finans baypas hattı, yaptırımları dolaylı aşma alanı, olası izolasyon senaryosunda nefes kanalıdır. İran, Türkiye ile kriz yaşarsa enerji ihracatı, kuzey koridoru (Kafkasya), Batı ticaret hattı, alternatif finans akışları daralır. Bunlar da askeri riskten daha büyük ekonomik-stratejik risk üretir. Burada kritik bir ayrım daha yapalım: İran’ın asıl hedefi Türkiye olmaz ama “Türkiye’nin konumunu belirleme” İran’ın doğrudan hedefindedir. Türkiye’nin ABD’ye daha fazla angaje olması, NATO içinde sertleşmesi, İsrail’e yakınlaşması, İran karşıtı blokta açık konum alması; İran için ölümcül tehdit olur. Dolayısıyla İran’ın stratejisi Türkiye’yi cepheye çekmeden, Türkiye’nin cepheye kaymasını engellemek olabilir. Bu da pasif bir stratejiyle değil, ince ayar gerektiren aktif bir dengelemeyle anlatılabilir. İran’ın, Türkiye’yi tamamen karşısına almak istememesinin en önemli ve en derin nedenlerinden biri de bence şudur: İran içindeki Türk nüfusu çok büyük bir bileşendir. Sadece; 30-35 milyonluk Güney Azerbaycan Türkleri değil, 2-3 milyonluk Kaşkay Türkleri, 1,5-2 milyonluk Horasan Türkleri, 2,5-3 milyonluk Türkmenistan Türkleri, 50-100 binlik Halaç Türkleri, 300-400 binlik Şahseven Türkleri, 200-300 binlik Türkmensahra Türkleri, ve pek çok dost ve akraba topluluklar, klanlar vardır. Bunlar sistemin içindeler. Türkiye’nin Post-İran senaryolarda rol alma kapasitesi ise çok yüksek. İster Türkiye karşıtı ister Türkiye sempatisi olan herkes Türkiye’nin olası bu inisiyatifini yıkmak istemez. Çünkü İran’da rejim içinde bir kırılma olursa Ankara kritik aktör olur. Bu yüzden kimsenin bu eşiği kırmak isteyeceğini düşünmüyorum. Türkiye’deki ABD varlığına doğrudan saldırı NATO zincirini tetikler, Ankara’yı zorunlu saf seçmeye iter, İran içindeki Türk sosyolojisini jeopolitik değişkene dönüştürür ve en önemlisi, İran’ın “mozaik savunma” doktrinini cephe savaşına zorlar. Bu, İran’ın oyun planına uymaz.

Burada İran’ın ve ABD’nin Türkiye’deki varlık nedenine yanıt aramaya noktayı koyuyorum. Ve şimdi neden ve ne zaman Türkiye’ye saldırı yapabilir, ona yanıt aramaya başlıyorum. Bence savaşın sisi altındaki en büyük sorulardan biri budur. İran Türkiye’ye saldırmayı düşünmeye başlar mı? Neden başlar? Ya da dışarıdan başka düşünenler var mıdır, olur mu? İlk soru ve ilk yanıt: İran ne zaman bilinçli vurur? İran’da Türkiye topraklarından İran rejimini hedef alan doğrudan, sürekli ve sistematik bir askerî operasyon algısı oluşursa. Yani mesele ABD üssü değil, “rejim beka algısı” olur. Yani Türkiye merkezli bir saldırı sistematiği gelişirse, İran’ın Türkiye’nin egemenlik alanı içindeki ABD varlığına saldırma potansiyeli çok yükselir. Bu da Türkiye’yi zorda ve arada bırakır. Hatta vakumun içine çeker. Şimdi diğer olasılıklara geçelim: İran -mevcut, gelişen ve değişen konjonktür içerisinde- Türkiye’deki ABD unsurlarına yönelirse, bu büyük olasılıkla doğrudan rasyonel devlet aklının değil, manipüle edilmiş bir karar zincirinin sonucu olur. Burada da görebildiğim üç olasılık var: 1- Provokasyon / Sahte bayrak olasılığı: Bölgesel savaşlarda “fail belirsizliği” çok kullanılır. – İstihbarat servisleri, – Vekil unsurlar, – Kontrol dışı görünen ama tasarlanmış operasyonlar. Birileri Türkiye-İran hattını koparmayı amaçlamışsa Türkiye-İran çatışması, ABD-İsrail için daha yönetilebilir bir kaos üretir. 2- Rejim içi fraksiyon savaşı: ABD ve İsrail’in kırmaya çalıştığı rejim çekirdeğinde bir kırılma ya da çatlama olursa, yani; Hamaney sonrası Rehberlik nodülü (düğümü), Devrim Muhafızları (IRGC-Islamic Revolutionary Guard Corps), Kudüs Gücü bileşenleri, güvenlik bürokrasisi, rejim sivil elitleri arasındaki sistem içi güç mücadelesi sertleşirse; “kontrollü gerilim” yerini “kontrol kaybına” bırakabilir. Bu da manipülasyona açık zemin üretir. 3- Türkiye’yi cepheye çekme stratejisi: Türkiye şu an NATO içinde ama ABD’nin her hamlesine angaje değil. Yakın çevresinde savaş, istikrarsızlık, vakum istemiyor. İsrail’le gergin ama doğrudan savaşta değil. İran’la rekabet halinde ama açık düşman değil. Bu “gri alan” bazı küresel aktörler için rahatsız edici olabilir. Türkiye net safını seçerse denge mimarisi değişir. Yani birileri Türkiye’yi net pozisyon almaya zorlamak isteyebilir. Bunu Ukrayna savaşında da çok deneyen ve arayan oldu. Burada da görmek mukadder olabilir. O zaman manipüle edilerek başarılmış olası bir Türkiye-İran çatışması: Orta Doğu’da yeni bir cephe demektir. Karadeniz-Kafkas hattının destabilizasyonu demektir. Enerji güvenliğinin kırılması demektir. Bütün bunlarda bazı küresel aktörler için “big reset-büyük sıfırlama” fırsatı/riski sunar. Bu fırsatı arayan da manipülasyonun peşine düşer. Bu manipülasyon da genelde doğrudan güçten değil, konjonktüre dışarıdan virüs ekmek isteyen bir odaktan gelir. Yani İran kendi iradesiyle değil, bir zorlamayla/manipülasyonla/çekirdeğindeki kırılmayla-çatlamayla Türkiye’yi hedef alır. Peki bilinçli bir savaşı genişleme kararı çıkar mı? Buna yanıtım net. Hiç sanmam. Çünkü bu İran’ın kendi varoluşunu riske atması olur. Peki manipülasyon olasılığı yüksek mi? Bence evet. Çünkü savaş sisli, hibrit, çok aktörlü ve vekil katmanlı. Fail zinciri bulanıklaştıkça yanlış atıf ihtimali artar. En riskli senaryo da bence şudur: Sırasıyla: Düşük yoğunluklu bir saldırı, Fail belirsizliği, Yanlış atıf, Kamuoyu baskısı, Sosyal medya, psikolojik harp baskısı, Mezhebî fitne odaklarının provokasyon ve ajitasyonları, Karşılık, Zincirleme tırmanma. Bu tür vakumlar rasyonel aklı ve stratejiyi değil, tepkisel, duygusal ivmelenmeleri de içinde barındırır. Burada özellikle vekil yapıların (devlet dışı aktörler) ya da üçüncü taraf istihbarat servislerinin Türkiye-İran hattını kırma motivasyonu göz ardı edilmemelidir. Peki teknik nedenlerle bir tırmanma riski var mı? Evet var. Bugünün savaşları sadece devlet aklıyla değil; erken uyarı sistemleri, radar kilitlenmeleri, İHA/füze uçuş hataları, Siber müdahaleler, hava resminin bilinçli olarak kirletilmesi üzerinden de tırmanıyor. Karabağ ve Suriye’de çok gördük. Bir radarın yanlış okuması, bir SİHA’nın sapması, bir füzenin hedef şaşırması; karar zincirini on beş dakikada geri dönülmez noktaya taşıyabilir. Manipülasyon illa politik olmak zorunda değil, teknik de olabilir.

Sonuç olarak, Türkiye bir düğüm, İran bir düğüm, Arap havzası bir düğüm. ABD-İsrail sistemi başka bir düğüm. Sonuçta jeopolitik çalışan herkes bilir: Düğümler çarpışırsa sistem büyür, ama kontrol kaybolur. Düğümler birbirini kesmez. Ama birileri düğümler arasına bıçak sokabilir!

Yazar