Ukrayna’da bugün seçimlerin yeniden tartışmaya açılması, ilk bakışta savaş şartlarının doğurduğu güncel bir siyasî ihtilaf gibi görülebilir. Oysa biraz daha geriye çekilip bakıldığında, Ukrayna tarihinin en köklü meselelerinden birinin yeniden karşımıza çıktığı görülmektedir: Devletin bekası ile siyasî iradenin serbestliği, merkezî otorite ile yerel karar alma alanı arasında nasıl bir denge kurulacaktır?
Bu soru Ukrayna tarihine yabancı değildir. XVII. yüzyılın ortasında Bohdan Hmelnitski önderliğinde şekillenen Kosak Hetmanlığı, yalnızca askerî bir teşkilatlanma değil; kendi idaresi, askerî düzeni ve siyasî kurumları bulunan özgün bir yönetim alanı meydana getirmişti. 1654 Pereyaslav mutabakatı ile Moskova Çarlığı’nın himayesi kabul edilirken Kosak siyasal düzeninin önemli ölçüde kendi kurumlarını koruyacağı varsayılıyordu. Fakat takip eden yüzyılda Moskova’nın koruyuculuğu giderek idarî denetime, idarî denetim ise merkezîleştirmeye dönüştü. XVIII. yüzyılda Hetmanlığın özerk kurumları aşamalı biçimde sınırlandırıldı ve II. Katerina döneminde hetmanlık makamı 1764’te bütünüyle ortadan kaldırıldı.
Ukrayna’nın siyasî hafızasında devlet meselesi, daha erken dönemlerden itibaren yalnızca “kime bağlı olunacağı” sorusu üzerinden şekillenmedi. Asıl tartışma konusu, bir üst siyasî otoriteyle ilişki kurulurken kendi karar verme alanının ne ölçüde muhafaza edilebileceği meselesiydi. Hetman Ivan Mazepa’nın Büyük Kuzey Savaşı sırasında I. Petro’dan koparak İsveç Kralı XII. Karl ile ittifaka yönelmesi ve ardından 1709 Poltava yenilgisi, sonraki Ukrayna tarih yazımında da bu özerklik-merkezîleşme geriliminin güçlü sembollerinden birine dönüştü. Poltava sonrasında Rus merkezî otoritesinin Hetmanlık üzerindeki ağırlığı daha da arttı.
XIX. yüzyılda mesele artık yalnızca idarî özerklik üzerinden değil, dil ve kültür üzerinden de devam etti. Çarlık yönetiminin 1863 tarihli Valuev Genelgesi ve özellikle 1876 tarihli Ems Ukazı, Ukraynaca yayın ve kültürel üretim alanını ciddi biçimde sınırladı. Böylece Ukrayna meselesinde merkez ile çevre arasındaki mücadele, siyasî kurumların ötesine geçerek kimliğin kamusal alanda ifade edilip edilemeyeceğisorusuna dönüştü.
1917 ise bu uzun tarihî arayışın siyasî bir devlet projesine dönüştüğü kırılma noktalarından biridir. Çarlık rejiminin çöküşünün ardından Kyiv’de kurulan Merkezî Rada, Mykhailo Hruşevski başkanlığında önce özerklik, ardından egemenlik ve bağımsızlık talebini siyasî bir programa dönüştürdü. Ukrayna’nın 1917–1921 arasındaki devletleşme teşebbüsleri uzun ömürlü olmadı; ancak önemli bir tarihî miras bıraktı: Ukrayna meselesi artık yalnızca kültürel bir kimlik sorunu değil, siyasî iradenin hangi kurumlarla temsil edileceği meselesiydi.
Sovyet dönemi ise bu ilişkinin başka bir biçimini üretti. 1920’lerde uygulanan Ukrainizasyon politikası Ukrayna dili ve kültürü için belirli bir kurumsal alan açtı; fakat bu açılım Stalin döneminde tersine çevrildi ve siyasî merkezîleşme yeniden ağır bastı. 1930’ların başında kültürel ve siyasî kadrolara yönelik tasfiyeler, kolektifleştirme ve 1932–1933 kıtlığının yarattığı büyük toplumsal yıkım, Ukrayna’nın tarihî hafızasında devlet gücü ile toplum arasındaki ilişkinin en travmatik safhalarından birini oluşturdu.
Tarihi gelişim dikkate alındığında 1991, yalnızca Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan idarî bir bağımsızlık anı olarak görülemez. Bağımsızlık referandumunda seçmenlerin yüzde 90’ından fazlasının bağımsız devlet lehine oy kullanması, yüzyıllardır farklı biçimlerde ortaya çıkan siyasî irade arayışının modern devlet biçiminde teyidi anlamına geliyordu. Fakat bağımsızlığın kazanılması, Ukrayna’nın devlet ve meşruiyet meselesini bütünüyle çözemedi. 2004 Turuncu Devrimi ve 2013–2014 Euromaidan hadiseleri de farklı şartlarda yeniden aynı soruyu gündeme taşıdı: Devlet kimin iradesine dayanacak ve iktidarın meşruiyetinin sınırlarını kim belirleyecek?
Bugün Fedorov’un seçimlere ilişkin çıkışı tam da bu uzun tarihî zemin üzerinde okunmalıdır. Elbette XVII. yüzyılın Hetmanlığı ile XXI. yüzyılın anayasal Ukrayna’sı arasında doğrudan bir devamlılık kurmak tarihî bakımdan doğru olmaz. Fakat tekrar eden bir siyasî problemden söz etmek mümkündür: Güçlü merkez hangi şartlarda zarurettir ve hangi noktadan sonra siyasî iradenin alanını daraltmaya başlar?
Rusya’nın geniş çaplı saldırısı, Ukrayna devletini doğal olarak merkezîleştirmiş; savaşın gerekleri karar alma süreçlerini hızlandırmış ve olağan siyasetin alanını daraltmıştır. Bugünkü tartışmanın ağırlığı da burada bulunmaktadır. Ukrayna tarihinin önceki dönemlerinde merkezîleşme çoğu zaman Petersburg veya Moskova’dan geliyordu. Günümüzde ise aynı kavram, bağımsız Ukrayna devletinin kendi bekasını korumak için başvurduğu bir savaş yönetimi pratiği olarak karşımıza çıkmaktadır. Aradaki tarihî fark büyüktür; fakat ortaya çıkan temel soru yine tanıdıktır: Devletin korunması ile siyasetin korunması arasındaki sınır nerede çizilecektir?
Fedorov’un çıkışının tarihî anlamı bu nedenle Zelenski’ye şahsî bir meydan okumadan daha büyüktür. Mesele, Ukrayna toplumunun savaşın zorunlu kıldığı siyasî istisnayı hangi ölçüde ve ne kadar süreyle kabul edeceğidir. Çünkü Ukrayna’nın modern siyasî hafızasında egemenlik yalnızca sınırların korunması anlamına gelmemiş; kendi kaderi hakkında karar verebilme hakkıyla birlikte düşünülmüştür.
Belki de bugünkü Ukrayna’nın önündeki en ağır tarihî imtihan tam olarak budur. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda özerkliğini, XIX. yüzyılda kültürel varlığını, XX. yüzyılda devlet kurma iradesini ve 1991’de bağımsızlığını tartışmak zorunda kalan bir toplum, XXI. yüzyılda bu kez savaşın içerisinde bağımsız bir devletin meşruiyetini nasıl yeniden üreteceğini tartışmaktadır.
Bu nedenle savaş sonrasında sorulacak soru yalnızca Ukrayna’nın topraklarının ne kadarını koruduğu olmayacaktır. Daha esaslı soru, savaşın sonunda nasıl bir devletin ortaya çıkacağı olacaktır.
Zira Ukrayna tarihinin uzun seyri bize bir şeyi hatırlatıyor: Bu coğrafyada mücadele çoğu zaman yalnızca toprağın kime ait olduğu üzerinden değil, o toprak üzerinde siyasî iradenin kime ait olacağı üzerinden verilmiştir.
