Özet
Bu çalışma, Osmanlı Devleti’nin kurumsal yapısının çözülmeye başladığı süreçte hukuk kurumu açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen Tanzimat Fermanı’nın içeriğini, hukuki niteliğini ve ferman sonrasında gerçekleşen hukuki-sosyal gelişmeleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Fermanın hukuki niteliği, içeriğinde yer alan maddelerin başta sosyoljik ve iktisadi hayata etkisi, sonrasındaki birçok hukuki reforma hangi bağlamda temel teşkil ettiği gibi konular bugün hala aydınlatılmaya muhtaçtır. Bu sebeple söz konusu ferman ile ilgili yapılan tartışmalara ışık tutarak ortaya koyduğumuz bu derlemede Fermanın Türk hukukundaki anayasal sürece ve dönüşüm aşamasındaki Türk devletinin geleceğine yönelik etkisini inceleyeceğiz.
Giriş
Osmanlı’nın, güçlü kurumsallaşmış yapısı ile Türk devlet tarihinin zirvesi konumunda yer aldığı tarihçiler tarafından kabul edilen bir gerçektir. Devlet, söz konusu kurumsal yapı sayesinde altı asrı geçen uzun bir ömre sahip olmuştur. Bunun en büyük etkenlerinden biri ise örfi hukuk kurallarının temel alındığı hukuk sistemidir. Bu kurallar devletle halk arasındaki bağların kopmasını önlemiş haksızlıklar karşısında reayı, askeri yani yönetici sınıfın baskı ve zulümlerine karşı korumuştur. Bu çapta büyük ve etnisitesi farklı grupların bir arada tutulması, devletin çok yönlü bir karaktere bürünmesini sağlamıştır(Tabak,n.d.,s.2). Bu şekilde güçlü bir imparatorluk olarak uzun yıllar dünya siyasetine yön veren Osmanlı, iç mekanizmasını ayakta tutan sistemlerin bozulmaya başlamasının yanı sıra zamanla Batı’da yer alan Rönesans, Reform ve Sanayi İnkılabı gibi gelişmeleri takip edemeyerek Batı karşısında gücünü yitirmeye başlamıştır. Özellikle 17. yüzyıl sonlarından itibaren toprak kayıplarının başlaması devletin çözüm arayışlarına girmesine sebep olmuştur. 18. asır boyunca, özellikle askerî ve eğitim alanında mevcut kurumların batıya uyarlanması çabası dikkatten kaçmamaktadır. Ancak bu dönemde yapılan düzenlemelerin pek çoğunun sonuçsuz kaldığı görülmektedir. Fakat 19. yüzyıl itibariyle Tanzimat Dönemi’ne girilmiş, Tanzimat Fermanı öncekilerden farklı olarak, ölü bir vesika olarak kalmamış, Osmanlı Devleti’nde başta siyasi, mali ve içtimai olmak üzere birçok alanda önemli gelişmelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır (İnalcık,1964,akt. Sarıkaya,2023,s.61).
Tanzimat Fermanının İçeriği
Tanzimat Fermanı’nın esas maddelerinin fermanın ilanından birkaç yıl önce Mustafa Reşit Paşa tarafından tasarlandığı ve Sultan II. Mahmut’un da bu konuda olumlu bir düşünceye sahip olduğu söylenebilir. Ferman’ın ilanı için yapılan hazırlıklar II. Mahmut dönemine tekabül etse de ilan II. Mahmut döneminde değil büyük oğlu Sultan Abdülmecit döneminde gerçekleşmiştir. Ferman’ın ilan edilmesi Abdülmecit’in ilk icraatlarından biri olduğu düşünüldüğünde bu kapsamlı projenin II. Mahmut döneminde hazırlandığı düşüncesi kuvvetlenmektedir (Sarıkaya,2023,s.72). Maddeler halinde yayınlanan fermanın içeriğini ise aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür(Başcı,2021,s.239):
1) Milli Güce Göre Vergi Uygulaması, Ferman ile halkın ekonomik gücüne göre vergi vermesini kayıt altına almıştır. Bu vergi emlak ve diğer vergiler için de aynı şekilde uygulanması gerektiğini belirtmiştir. [Ancak sonraki süreçte mali alanda yapılan düzenlemelerin daha çok gayrimüslimler lehine olduğu düşünülmektedir (İnalcık,2018;Engelhardt,2017,akt. Sarıkaya,2023,s.81).]
2) Devlet Harcamalarının Kanuniliği ilkesi, Yukarıda ifade edilen vergi gelirlerinin de aynı şekilde iktidarın giderlerinde de kanunilik ilkesine uygun ve keyfiyetten uzak harcamaların yapılması ilke haline getirilmiştir.
3) Askere Almada Adalet, daha önceleri askere alma usulleri incelendiğinde askere alma sürecinde zaman sınırı olmaksızın hayatları boyunca askerlik görevi beklenmekteydi. Bu durum hem nüfusun artması hem de tarım ve ticaret anlamında zorluklara neden olabilmekteydi. Ferman ile sadece ihtiyaç halinde ve yeteri kadar askere alma süreci yapılacağı belirtilmektedir. Böylece askerlik 4 ya da 5 sene ile sınırlandırılmış olmaktadır.
4) Ceza Yargılamasına İlişkin Güvenceler, uygulanagelen ölüm cezası ya da örfe dayalı cezaların bu ferman ile yargılamaya dayalı olarak yapılacağı hükme bağlanmıştır. Böylece mahkemede görülmeyen ve karara bağlanmayan bir suç cezalandırılamayacaktır. Bu ferman ile ayrıca padişahlara ait olan örfe dayalı ceza verme yetkisi mahkemelere devredilmiştir.
5) Can Güvenliğinin Sağlanması, bireylerin güvenliğinin sağlanması ferman ile korunması öne çıkmıştır. Özellikle cezalandırma, adil yargılama, yargılamadan infaz etme, vb. işlemlerde bireylerin can güvenliği sağlanmıştır.
6) Irz ve Namus Dokunulmazlığı, bu hususta özellikle geniş anlamda onur ve şeref kavramları da bu kapsamda değerlendirilmiştir. Bireylerin namusu, şerefi ve onuru koruma altına alınmıştır ifadesi başka dillere yapılan çevirilerde de öne çıkmıştır.
7) Mülkiyet Hakkı, mülk sahiplerinin mülkiyetinin korunması da aynı şekilde ferman ile koruma altına alınmıştır.
8) Suç Halinde Malın Haczinin Koruma Altına Alınması, suç işlendiği durumda suçlunun mallarının haczedilemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Böylece suçlunun mirasçılarının hakkı da korunmuş olmaktadır.
9) Eşitlik İlkesi, ferman ile din ayrımı gözetilmeksizin herkese eşit muamele yapılması hükme bağlanmıştır.
10) Kanunların Hazırlanması, kanunların hazırlanmasında bir kurul kurulacak ve kanun tasarı halinde hazırlandıktan sonra Padişaha sunulacaktır. Bu aşamada tasarı hazırlanırken kurul üyeleri görüşlerini serbestçe belirtebilecek ve ortak karar alınması sağlanabilecektir. Bu özelliği ile Tanzimat Fermanının parlamento rejimine doğru bir alt yapı sağladığı düşünülmektedir.
11) Kanunun Üstünlüğü İlkesi, fermanda alınan kararların üstünlüğü ve bağlayıcı olduğu belirtilmiştir. Bu ilke ile padişah da alınan kararlara uymak zorunda kalmaktadır. Uymayanlar da cezalandırılacağı karar altına alınmıştır.
Fermanın Hukuki Niteliğine İlişkin Görüşler
Kavram olarak tanzimler yani düzenlemeler anlamına gelen Tanzimat, hukuki bir belge olmakla kalmayıp ilan edildiği 1839’dan 1876’ya kadar sürdüğü kabul edilen bir dönemi ifade etmektedir. Tanzimat Fermanının hukuki niteliğine ilişkin görüşler ise genel olarak anayasa niteliği taşıyıp taşımadığı ekseninde olmuştur.
Araştırmacıların bir kısmı Tanzimat Fermanı’nın bir anayasa karakteri taşımadığını, olsa olsa bunun Avrupa devletlerinin tarihinde rastlanılan ve bir hükümdar tarafından yazılı birtakım haklar verilerek meşrutî yönetimlerin oluşmasını sağlayan bir hukuk vesikası, yani “şart (carta)” olduğunu ifade etmişlerdir. Buna “sosyal contrat” yani toplumsal sözleşme olarak nitelendirenler de olmuştur. Dönemin öne çıkan aydınlarından Namık Kemal’in ise söz konusu fermanın bir anayasa niteliği taşımadığına ilişkin düşünceleri kendi ifadesiyle şu şekildedir: “Gülhâne Hattı eğer başında ortaya koyduğu şer’i hükümleri sadece can, mal ve namus güvenliği ile açıklamakla kalmayıp, kişisel özgürlükleri de kapsayarak ‘düşünce özgürlüğü’, ‘halk egemenliği’ ve ‘danışma ilkesi’ gibi birçok temel ilkeyi de tam olarak ilan etmiş olsaydı, o zaman İslam Halifeliği için bir Anayasa hükmü alabilirdi.” (Çakır,2004,s.19)
Yapısı gereği bir ferman olarak hazırlanan maddeler, hak ve özgürlükleri tek taraflı olarak düzenlediği için padişahın yürürlükten kaldırabilme ya da değiştirebilme imkanlarına sahip olması nedenleri ile tam olarak bir teminat altına alınamamıştır. Dolayısıyla anayasa niteliği taşıma noktasında eksik görülmüştür (Başcı,2021,s.238).
Yakın dönem Türk siyasi tarihini ele alan Niyazi Berkes de, Tanzimat Fermanı’nın tam anlamıyla bir anayasal metin hüviyetini taşımadığı, Ferman’ın hükümdarla hükümet arasında bir senet (charte) olduğu görüşünü ileri sürmektedir (Berkes,2017,akt.Sarıkaya,2023,s.74). Buna gerekçe olarak da yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrıştırılmamasına bağlamaktadır. Bu değerlendirmenin Tanzimat Fermanı için yetersiz olduğu düşüncesi de mevcuttur. Zira Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin teşekkülünden sonra yapılan 1921 Anayasası’nda da kuvvetler birliği prensibi benimsenmiş ve anayasanın bazı maddeleri için de muğlaklık tartışmaları yapıldığı ancak bütün bu eksikliklere rağmen 1921 Anayasası’nın son tahlilde, bir anayasal metin olarak kabul edildiği ifade edilmektedir. Farklı bir yaklaşımda ise; Tanzimat dönemi birçok alanda farklı düzenlemeleri beraberinde getirmekle beraber en radikal değişimin siyaset kurumunda gerçekleştirildiği, meclislerin kurulması devletin mutlak monarşilikten çıkıp “anayasal monarşi” hüviyetini kazandığı iddia edilebilir (Ortaylı,2000, akt.Sarıkaya,2023,s.74). Bu durum meşruti bir yönetimin ön hazırlığı olarak da değerlendirilebilecektir.
Tanzimat Fermanı’nı anayasal bir metin olarak değerlendirenler de mevcuttur. Enver Ziya Karal’a göre Ferman’a anayasa olma vasfını veren hususlar şunlardır:
1) Hükümdarın ve hükümetin keyfi ve takdiri icraatına son vermektedir.
2) Halkın tabii haklarını ve devlete karşı vazifelerini tespit etmektedir.
3) Halkın hak ve vazifeler yönünden eşitliğini kabul etmektedir.
4) Meclis-i Ahkam-ı Adliyeyi kanun tasarılarını hazırlamak ve devlet sarfiyatını kontrol ve murakabe ile görevlendirmektir.
5) Padişah, devlet erkanı ve bütün memurları, halk huzurunda hatt-ı hümayun esaslarına riayet edeceklerine dair yemin etmişlerdir.
6) Hatt-ı Hümayun mahkemelerde tescil edilmiş; devlet dairelerine ve kanun tasarılarını hazırlamakla görevli Meclis-i Ahkamı Adliyeye gönderilmiş; prensipleri ile tezat teşkil edecek hususları ihtiva eden kanun ve icraat men edilmiştir.
Sultan Abdülmecid, fermanın sonlarına doğru kendisinin de bu fermana sadık kalacağını, Hırka-i Şerif odasında ulema ve vükelayla birlikte kendisinin de fermana sadakat yemini edeceğini beyan etmiştir. Padişahın sadece yemin ederek bu metne sadık kalacağını ilan etmesi, hukuki açıdan yeminin maddi bir yaptırımının olmaması bazı tarihçiler tarafından eleştirilmektedir. Ancak Tanör’e göre Abdülmecid’ten sonra yönetimi devralan Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in Tanzimat Fermanı’nın esaslarından “Anayasa” gibi bahsetmeleri, manevi yaptırımın çok da zayıf bir güvence olmadığını göstermektedir. (Sarıkaya,2023,s.73).
Gözler’e göre Tanzimat Fermanındaki temel olgu devlet iktidarının sınırlandırılmasıdır. Ayrıca, Osmanlı halkının temel hak ve özgürlüklerinin de temel alındığı bir Fermandır. Bu açıdan değerlendirildiğinde tam olarak bir anayasacılık hareketi olarak değerlendirilir. Devlet İktidarının sınırlandırılması ise dıştan gerçekleştirilen bir sınırlama değil, daha çok “auto-limitation” yani kendi kendini sınırlandırmasıdır (Gözler,2000,akt.Başcı,2021,s.239). Daha önceleri Padişahlara tanınmış bir hak olan örfi cezalar verebilme yetkisinden Abdülmecit vazgeçmiş, uygulanacak cezaların, şeriat kullarına uyacak bir biçimde mahkemeler tarafından verilebileceğini ifade etmiştir. Böylece daha önce istediği konularda özgürce buyruklar çıkarabilen Padişah, bu kuralları belirleme yetkisini bir kurula bırakmakta, kendisine ait olan bu hakkı sınırlamakta ve kendisine ise sadece kuralları onama yetkisini vermektedir (Atar, 2005,akt.Başcı,2021,s.239).
Tanzimat Fermanı, haklar konusunda üç şey söylemektedir. Hükümdar yayınladığı bu bildiri ile birincisi, iktidar yetkilerinin kısıtlanmasını kabul etmiş olmaktaydı. İkincisi, ahalinin can ve mal güvenliğini kendi koruyuculuğundan alıp kanunların güvencesine bırakmaktaydı. Üçüncüsü de, hükümet yönetiminin kendi iradesine göre değil, mevadd-ı esasiye ilkelerine uygun yapılacak yasalara göre düzenleneceğini kabul etmiş oluyordu (Berkes,2008,s.214). Tanzimat Fermanı, temel hak ve özgürlüklere hukuki güvence getirdiği; hükümlerin ve ilkelerin uygulanmasını, varlığını ve gücünü fermanda yer alan Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye (Adalet İşleri Yüksek Meclisi) adıyla bir meclise verdiği için anayasal bir metin olarak değerlendirilmiştir (Berkes,2008; akt.Uluç & Kaan,2022,s.1059; Seyitdanlıoğlu,2006,akt.Uluç & Kaan,2022,s.1059).
Bir diğer görüşe göre Tanzimat Fermanı anayasal bir metindir ancak oluşum süreci itibariyle Avrupalı devletlerin anayasal metinlerinden ayrılmaktadır. Zira Avrupa’da ortaya çıkan anayasal metinlerde bir halk talebi ya da taarruzu söz konusu iken; Tanzimat Fermanı’nda bizzat devlet eliyle yapılan anayasal düzenlemeler söz konusudur. Benzer bir ifadede yer alan hususlara göre Osmanlı Devleti’ndeki siyasi ve idari değişimler, yönetimden halka empoze edilen bir süreci ifade ederken; Avrupa’daki siyasi ve idari değişimlerin halkın büyük mücadeleleri sonucunda ortaya çıktığı görülmektedir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nde verilen hakların askıya alınması ya da geri alınması kolayca yapılabilirken; Batı’da siyasi ve toplumsal alanda kazanılmış hakların devlet ya da siyasi otorite tarafından geri alınması daha zor olmuştur (Sarıkaya,2023,s.64).
Fermanın İlanının Akabinde Yaşanan Hukuki Gelişmeler
1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanı sonrasında hukuk alanında yapılan yenilik girişimlerinden ilki ceza hukukunun düzenlenmesidir. Tanzimat hareketi, devletin dâhil idaresinde yapılması zaruri görülen yeni düzenlemeleri vücuda getirmek ve her şeyden önce dirliği ve emniyeti sağlamak lüzum ve ihtiyacından doğduğuna göre, ilgili alanlarda gerçekleştirilmesi ve işin sadece sözde kalmayıp derhal harekete geçilmesi için muhtelif kanunların ve özel olarak bir ceza kanunun tanzimi, öncelik verilen işlerden sayılmıştır. Gerçekten de Gülhane Hattı’nın ilanından yedi ay sonra, 3 Mayıs 1840’da ceza kanunu kabul edilmiştir. Yurttaş eşitliği kapsamında yapılan ilk kanun olmasının yanı sıra ilk kanunname olmasından dolayı bazı konularda eksikliği mevcuttur. Bunlardan ilki yapılan tüm yargılamalar sonucunda verilecek cezaların aynı olmasıdır. Bu tek yönlü cezalandırma sistemi şer’i ve örfi hukuk cezalandırma sistemini birleştirse de hukuk alanında bir ilerleyiş sağlanamamış ve ileriki yıllarda düzenlenmesi için çalışmalar devam etmiştir. Ceza Yasası – Kanun-i Cedit (1851) 1840 yılındaki ceza kanununun geliştirilmiş hali olan ceza yasası bu nedenle önemli farklılıklar taşımamaktadır. Fakat İslam ceza hukukunun özel hukuka yaklaşan bir ilkesi kaldırılarak “kamu davası” anlayışı Türk hukukuna girmiştir. Böylelikle 1851 ceza yasasında, bir ilkenin hukuk sistemimizin literatürüne dahil olması bu bakımdan önemlidir. Hukuki altyapıda belli bir anlayış düzeni oluşturulmuşsa da istenilen ihtiyaç karşılanamadığı ve sonucu bir önceki ceza yasasından farklı olmadığına yönelik görüşler yer almaktadır.
Bir diğer hukuki düzenleme ise Fransız Ticaret Kanunu esas alınarak hazırlanan ve 1850 yılında yürürlüğe giren Ticaret Kanunnamesi’dir. Bu kanunname özel hukuk alanında yapılan ilk önemli kanunnamedir. Bu kanunla faiz, anonim şirket ve kambiyo senedi kavramları ilk kez Osmanlı hukukunda yer almıştır. Osmanlı Devleti’nin o dönemki özellikle Avrupa ile ticaret ilişkilerinin artması ticaret hukuku alanında yeni bir yasa tasarısı çabalarına yönlendirmiştir. Teşkilat yapısında önemli değişikliklere gidilmiş, 1847 yılında mahkemeyi oluşturan komisyon, yabancı devlet temsilcilerinin seçtiği üye sayısı ile yerli üye sayısının eşitlenmesini kararlaştırmış, Ticaret mahkemesini karma mahkeme haline getirilmiştir. Bu meclisler, ticaretin gelişmiş olduğu yerlerde yaygınlaştırılmıştır. [Tanzimat’tan sonra şer’iye mahkemeleri yanında kurulan ilk mahkemelerin ticaret mahkemesi olması ve Batı’dan ilk defa ticaret yasasının alınmasının kapitülasyonlarla ilgisi olduğu gibi, Osmanlı ticaret ve maliyesini zayıflattığı da belirtilebilir (Aydın,n.d.,s.163).]
1858 yılında yürürlüğe giren Arazi Kanunnamesi Osmanlı hukuk anlayışında araziye dair devam eden uygulanmış hükümlerinin bir araya toplanmış halidir. Ortaya koyulan kanunlar arasında en yerli sayılabilecek kanundur. Arazi Kanunnamesi, Osmanlı Devleti’nde ilk kez tüm toprak mevzuatını tek bir kanun olarak ortaya koyması, arazi mülkiyeti ile ilgili eski kuralara dayanarak fiili durumu hukukileştiren, böylece arazi hukuku alanındaki karışıklığa son verme amacını gütmüş ve bu kanunname Cumhuriyet’e kadar yürürlükte kalmaya devam etmiştir.
Tanzimat dönemi kanunlaştırma hareketlerinin en önemli eseri 1868 tarihli Mecelle’dir. Mecelle, İslam hukukunun eşya, borçlar ve yargılama ile ilgili hükümlerinin tedvini suretiyle meydana getirilmiştir. Cevdet Paşa başkanlığında hazırlanan Mecelle kanunnamesi, sadece İslam-Türk hukuk tarihinde değil, İslam hukuk tarihinde de ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır. Yani Mecelle olarak bilinen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ilk Müslüman-Türk Medeni kanunudur. Mecelle, eksikleri olmasına rağmen İslam özel hukukunun önemli bir bölümünün belli bir yöntemle ele alınması ve var olan medeni hukukun modern tarafı izlenerek oluşturulması nedeniyle çağdaşlaşma yolunda önemli bir adım olmuştur (Yağmuroğlu,n.d., s.3-5).
Osmanlı’nın Tanzimat’a giden yolda yaşadığı en büyük problemlerden biri devlet otoritesinin özellikle taşra bölgelere uzanamaması, memurların gerek vergilendirme gerek adalet işleri konusunda halkın zararına bir şekilde başına buyruk hareket etmesiydi. Tanzimat Fermanı ve sonraki süreçte buna yönelik çözümler oluşturulmaya çalışılsa da ferman öncesinde yapılan bazı yenilikler de olmuştur. II. Mahmud döneminde Meclis-i Vâlay-ı Ahkâm-ı Adliye’nin (Adalet Hukuk İşleri Yüksek Kurulu) bunlardan biridir. Bu kuruluşun ortaya çıkarılmasıyla daha önceleri yüksek mevkideki memurların olur olmaz karar çıkarmalarını önlemek, memur üstünlüğüne son verilerek onların da yargılanabilmelerinin yolunu açmanın yanı sıra Batıya ait hukuki müesseselerin ithalini kolaylaştırmak hedeflenmiştir. Merkezileşme gayretleri oluşturulsa da nitelik bakımından çok ileri bir adım atılamamış, kurumlar kendi başlarına büyük yenilikler sağlayamamıştır (Yağmuroğlu,n.d.,s.2). Tanzimat sürecine geldiğimizde Sultan Abdülaziz döneminde, döneminde Meclis-i Vâlay-ı Ahkâm-ı Adliye ikiye ayrıldı: Divan-ı Ahkam-ı Adliyye (DAA) ve Şura-yı Devlet. Bu meclisler bu dönemdeki hukuki yapının belirlenmesinde önemli rol oynamış ve yarı yasama meclisi gibi bir görev üstlenmişlerdir. Böylece günümüz Yargıtay ve Danıştay kurumlarının temeli atılmış, yasama ve yargı erklerinin birbirinden ayrılmasının yolu açılmıştır.
Tanzimat Fermanında eğitim reformlarına ilişkin herhangi bir madde geçmemesine rağmen süreç içerisinde eğitim alanında yaşanan gelişmeler oldukça önemlidir. Çünkü Tanzimat ile birlikte benimsenen Batı tarzı kurumsallaşmanın eski usul gelenekçi medreselerden yetişen kadrolar ile sağlanamayacağı düşünülmüş, planlanan değişimin Batı tarzı kurulan okullarda yetişecek yeni kadrolar ile sağlanacağı kanaatine varılmıştır. Bu amaç doğrultusunda Tanzimat dönemi açılan okullardan üçü Osmanlı tarihinde önemli rol oynamıştır. Bunlar; Fransız sistemi örnek alınarak devlet teşkilatına yönetici yetiştirmek amacıyla kurulan Mekteb-i Mülkiye; Değişik ırk ve din den olan çocukları Osmanlılık ideolojisi etrafında birleştirmeyi hedefleyen Galatasaray Sultanisi; fakir Müslüman-Türk çocuklarına eğitim vermek amacıyla kurulmuş olan Darüşşafaka’dır (Baytal,2000,s.26). Tanzimatçıların eğitim politikalarını ortaya koyarken Osmanlılık fikri çerçevesinde insan yetiştirme gayesi güttükleri görülmektedir. Bu amaçla gayrimüslim cemaatlere kendi okullarını kurma hakkı verilmiştir. Bundan sonra bu cemaatlerin açtıkları okulların sayıları imparatorluk içerisinde hızla artmaya başlamıştır (Yiğit,1996,s.45; Kodaman,a.g.e.,s.11–12;Ülken,t.y.,akt.Baytal,2000,s.25). Bu artış imparatorluk içerisinde misyonerlik faaliyetleri hızlandırmış ve kolaylaştırmıştır. Eğitimde yapılması düşünülen yeniliklerin amacı, ordu yanında bürokrasinin de düzeltilmesi iken bu yapılamadığı gibi bu dönemin asıl ideali olan Avrupa zihniyet ve metodu, ilim ve tekniği ülkeye sokulamamıştır. Söz konusu yenileşme hareketleri, eski kurumların üzerine veya bu kurumlarla yaşayacak biçimde oluşturulmaya çalışıldığı için medrese zihniyeti devam etmiş , Batılı eğitim görenlerle geleneksel medrese eğitimi görenler arasındaki çatlak büyümüştür. Dolayısıyla eğitim ile vatandaşlara ne modern ne de milli bir kimlik kazandırılabilmiş aksine gruplar arasındaki ayrılıklar genişlemiş, ilaveten yenileşme hareketlerini inanarak gerçekleştirmeye çalışan insan sayısının azlığı reformların amaçlanan düzeye gelmesini engellemiştir. Bu sebeplerle Baytal’a göre Tanzimat’ı Türkiye için gerçek bir Rönesans olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Ancak buna rağmen Tanzimat’a gelen yenilikler ve yapılan değişiklikler imparatorluğu kurtaramadı ise de küçümsenmeyecek gelişmeler yaşattığı düşünülmektedir. Atılan adımlar II. Abdülhamid ve Meşrutiyet devirlerindeki yeniliklere temel teşkil etmiş, Cumhuriyet devri eğitimine de önemli katkılarda bulunmuştur.
2. Abdülhamid döneminde ise eğitim reformları ile ilgili Osmanlılık fikrinden ziyade İslamcılık fikrinin reformlara yön verdiği gözlemlenmektedir. Modern eğitim, bu dönemde yerleştiğinden devlet, eğitimdeki görevinin bilincine varmıştır. Yeni okullara devletçe mali yardım sağlanması ve yeniden Darülfünun eğitim hayatına geçirilmek istenmesi eğitim konusunda yapılmak istenen atılımlardan birkaçıdır. Ayrıca eğitimin, Türklerin çoğunlukta olduğu yerlere, özellikle Anadolu’ya yönelik olması eğitimdeki şuurlaşmanın temel belirtileridir. Bunda ise halkı bilinçlendirme amacından çok, devletin en uzak köşelerine kadar merkezi otoritenin uzantılarını götürmek, bir anlamda bürokrasiyi ve resmi kurumlaşmayı yaygınlaştırmak düşüncesi egemendir. Öte yandan azınlık ve yabancı okullar az çok kontrol altına alınmış, bu okullara Türk öğretmenler tayin edilmiştir. Tanzimat devrinde yapılmış kanunların ana maddeleri değiştirilmemiş, bunların uygulanmasında da bu ruhtan uzaklaşmamakla beraber, Tanzimat devri tipi devlet adamlarına görev verilmeyip daha çok Doğu’ da yetişmiş kimseler iş başına getirilmiştir (Baytal,2000,s.28-29).
Tanzimat Yeniliklerinin Sonuçlarına İlişkin Genel Değerlendirmeler
Batı karşısında güç kaybedişine karşı çözüm arayışları içinde olan Osmanlı Devleti, siyasi ortam gereği de Batı ile temaslarının arttığı bir sürece sürüklenmiştir. Buna yönelik değerlendirilmesi gereken önemli meselelerden bir tanesi Osmanlı-Rus savaşlarıyla gerilen Osmanlı-Rus ilişkilerinin beraberinde Osmanlı Avrupa ilişkilerinin de gelişmesine zemin hazırlamış olmasıdır. Özellikle, Kırım savaşı sonrasında Avrupalılar Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı adeta koruma altına almışlardır. 1856 Paris Konferansı’nda Osmanlı Devleti’nin resmen bir Avrupalı devlet olarak kabul edilmesiyle birlikte Osmanlı Avrupa ilişkilerinin daha farklı bir boyuta evrildiği görülmektedir. Tanzimat dönemi hakkında yapılan değerlendirmelerde Osmanlının bu süreçte iki temel hedefi olduğu gözlemlenmektedir: Batı Avrupa’nın fikri ve içtimai seviyesine ulaşmak ve devlet çatısı içerisinde kalan farklı toplumların devlete olan vatandaşlık bağını korumak. Bu iki hedefe de ulaşmak için, Tanzimat’ın hayata geçirilmesi elbette sadece Avrupalı devletlerin baskı ve teşvikleriyle gerçekleştirilemezdi. Her şeyden evvel halkın yapılacak düzenlemeler için hazırlanması gerekiyordu. Reşit Paşa bu amaçla yargısız infazı, haksız yere mala el koymayı, herkesin can ve mal güvenliğini sağlamayı garanti altına alacak bir düzenlemeyi hayata geçirerek halkı devlete ısındırmayı amaçlamıştır (Sarıkaya,2023). Mardin, Reşit Paşa’nın 18. yüzyılın başında Almanya’da (Prusya) gelişen “kameralizm” düşüncesinden etkilendiğini belirtir. Mardin’e göre, devletin diğer faktörler için belirleyici bir unsur olduğu, devletin çıkarlarının öncelendiği bir anlayış olan kamerlizm; Osmanlı İmparatorluğu gibi dağınık bir ülkeyi birleştirici bir görüntü sergilemektedir. Böylece Osmanlı devlet adamları milli ölçekte idarî, hukukî ve iktisadî önlemlerle Osmanlı İmparatorluğunda gayrimütecanis kültür birimlerini “eritebileceklerini” ve “Osmanlılık” bilinci yaratabileceklerini zannetmişlerdir. Uzun vadede bu amaç tam anlamıyla gerçekleştirilememiş olmakla birlikte, yeni bir milli eğitim sistemi, yeni bir yargı mekanizması ve yeni bir idarî düzen gibi Batılı ulusal devletlerin birçok kurumunu biçimsel de olsa Osmanlı Devleti’nde yerleştirmeyi başarmışlardır (Mardin,1991,akt.Eryılmaz,2017,s.244-245).
Tanzimat Fermanı’nın yayınlanması ve devamında yaşanan gelişmelerin genel olarak başarıya ulaşmadığı yönündeki görüşler çoğunluktadır. Tanzimat’ın başarısızlığı, yapılan düzenlemelerin kurumsal ve kitlesel bir destekten yoksun olmasına bağlanabilir (Sarıkaya, 2023,s.76–77). Batı, müktesebatını Antik Yunan, Latin ve Hıristiyan kültürüne borçludur. Bu nedenle de Osmanlı coğrafyasında yaşayan ve Türk-İslam kültürüyle yetişmiş halkın bir anda Batı ile bütünleşmesini ve onu körü körüne taklit etmesini beklemek stratejik bir hata olmuştur (Sarıkaya,2023,s.63–64). Son tahlilde, iki farklı, birbirinin alternatifi ve rakibi olarak süregelen iki medeniyetten söz edilmektedir. Tanzimat’ın başarısızlığını, idarî uygulamaların yanı sıra burada da aramak gerekmektedir (Sarıkaya,2023,s.64).
Tanzimat’taki başarısızlık, modernist ve batıcı kadrolar ile statükocu ve muhafazakâr kesimlerin düşünce ve çıkar çatışmalarından bağımsız olarak da düşünülemez (Sarıkaya,2023,s. 65). Tanzimat hareketinin hedeflenen sonuca ulaşamadığı Ferman’ın mimarı Mustafa Reşit Paşa tarafından da kabul edilmiştir. Reşit Paşa, bunun temel sebeplerinin ulemanın taassubu ve açgözlü idarecilerin Tanzimat’ı kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmasına bağlamaktadır (Sarıkaya,2023,s.67).
Tanzimat, Osmanlı toplumunda ortaya çıkan sorunları ve bozulmuş olan birliği yeniden tesis etmek amacıyla ilan edilmiş olmasına rağmen, istenilen sonuç elde edilememiştir. Yapılan düzenlemeler Müslümanlar açısından tatmin edici olmamış; gayrimüslimler ise peyderpey elde ettikleri siyasi, ekonomik ve dini haklarla “millet” olma bilincine yaklaşarak bir süre sonra ayrılıkçı hareketlere girişmişlerdir (Sarıkaya,2023,s.76–77). Her iki durum da Osmanlı Devleti’nin zayıflamasına, ortaya çıkan bu yeni sorunların çözümü için devletin ilave düzenlemeler yapmak zorunda kalmasına neden olmuştur. Bu durum aynı zamanda “Osmanlıcılık” fikrinin iflas etmesine ve ilerleyen süreçlerde “İslamcılık”, “Türkçülük” gibi farklı fikir akımlarının gündeme gelmesine zemin hazırlamıştır (Sarıkaya,2023,s.77).
Son olarak Tanzimat’ı diğer reformlardan ayıran önemli bir özelliği de reformların doğrudan padişah tarafından değil, çok etkili devlet idarecilerinin kontrolünde hazırlanmış ve gerçekleştirilmiş olmasıdır. Böylece yapılan yenilikler, diğerlerinden farklı olarak, padişahın saltanatıyla sınırlı kalmamış; kendinden sonraki dönemlerde de uygulanmaya devam etmiştir. Bu yönüyle Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde ortaya konulan yenilikler için bir “kuluçka” evresi mahiyetindedir (Sarıkaya,2023,s.68).
Sonuç
1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı’nı gerek şekli anlamda gerek içerik anlamında doğrudan bir Anayasa olmasa da anayasa kadar kapsamlı olmayan, hukuki bağlayıcılığı sınırlı olan “anayasal belge” olarak nitelendirmek doğru olacaktır. Çünkü ferman bir rejm değişikliği sebebi ile oluşturulmasa da rejim değişikliğine giden yolda atılan bir adım niteliğindedir. Ayrıca padişahın mutlak otoritesini kısıtlayan düzenlemeler içerse de yasama, yürütme ve yargı erklerine ilişkin somut bir görev ve yetki düzenlemesi içermemektedir. İlaveten temel hak ve özgürlükleri güvence altına alma yönünden de eksiklikler içerdiğinden metnin bir anayasa olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Fermanın ilanını takip eden süreçte bir dizi hukuki yenilik gerçekleşmiştir. Bu yeniliklerin büyük bir kısmı , ulus devlet inşa sürecini tamamlayan devetlerin etkisiyle gerçekleşmiş olup kurumsal yapısı bozulmaya başlayan Türk devletinin toplumsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktan çok oluşan yeni dünya düzeninde etkisi güçlenen devletlerce “kabul görme” saikiyle hareket edildiği anlaşılmaktadır. Söz konusu fermanın halk tabanında destek görmemesi ve hukukun toplumsal yapıyı düzenlemek maksadına erişememesinin sebebi budur. Her ne kadar döneminde halk tabanında bir karşılık bulmasa da Tanzimat Fermanı gerek kendi döneminde gerek Türkiye Cumhuriyetinin oluşumu ve devamında yaşanan hukuki gelişmeler için bir orijin niteliği taşımaktadır. Bu sebeple sonraki süreçte yaşanacak gelişmelerin bir deneme-yanılma süreci olarak değerlendirilmelidir.
KAYNAKÇA
Aydın, M. A. (t.y.). Batılılaşma–hukukta. Diyanet İslam Ansiklopedisi (Cilt 5, s. 163). Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Başcı, G. (2021). 1808 Sened-i İttifak ve 1839 Tanzimat Fermanının 1215 Magna Carta ile anayasacılık ve insan hakları açısından karşılaştırılması. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 46, 227–242.
Baytal, Y. (2000). Tanzimat ve II. Abdülhamid dönemi eğitim politikaları. OTAM: Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 11(11), 23–32.
Çakır, C. (2004). Türk aydınının Tanzimat’la imtihanı: Tanzimat ve Tanzimat dönemi siyasî tarihi üzerine yapılan çalışmalar. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 3, 9–69.
Eryılmaz, B. (2017). Tanzimat ve yönetimde modernleşme. İşaret Yayınları.
Sarıkaya, M. Z. (2023). Osmanlı Devleti’nde yeni bir yapılanma: Tanzimat Fermanı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 100. Yıl Özel Sayısı, 60–91.
Tabak, F. (t.y.). Osmanlı’da örften kanuna hukuk sistemi.
Uluç, A. V., & Kaan, O. (2022). Hukuki ve siyasi-idari açıdan Tanzimat dönemi gelişmelerinin demokrasiye katkısı [The contribution of the legal political-administrative developments of the Tanzimat period to the democracy]. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 32(2), 739–762.
Yağmuroğlu, Ö. (t.y.). Tanzimat dönemi hukuk alanındaki gelişmeler.

